Encumbered forever by desire and ambition
There is a hunger still unsatisfied
Our weary eyes still stray on the horizon
Though down this road we have been so many times
Hoşçakal Kardelen İpek.
3 Kasım 2010 Çarşamba
1 Kasım 2010 Pazartesi
Ben aslında yapımcı değilmişim
En başından da istememiştim, yaparken de istemiyordum. Yalnızca iyi yapabildiğim ve başka kimse yapmadığı için yaptım. Bir daha da yapmam. Ses dışında bana iş kilitlemeye çalışan herkese de dönüp götümü açıyorum bundan sonra.
21 Ekim 2010 Perşembe
Araf
Ne yapıyorsun bilmiyorum, bilmeme olanak dahi vermiyorsun. Üstelik ne istediğine dair de şüphelerim var. Sonum ne olacak bilmiyorum ki bu hiç hoşuma gitmiyor. Yapmaya çalıştığın her neyse benim için işe yaramıyor. En azında istediğin şey için cesur ol ve hükmümü bildir, yoksa o hükmü ben vereceğim.
Çünkü nereden baksan "I'm too old for this shit"
Çünkü nereden baksan "I'm too old for this shit"
19 Ekim 2010 Salı
Cücü
Annemin gençliğini afişe ediyorum. Yıllığını bulmuş bir yerden. 1979/1980. Ben de aldım scan falan. Heh he nasıl da eğlendim.
13 Ekim 2010 Çarşamba
A Beautiful Sadness Runs Through Me
"Time and again boys are raised to be men: impatient they start, fearful at end.
But here was a man mourning tomorrow, who drank, but finally drown in his sorrow"
Yine de belki bazen çok mutluyum.
But here was a man mourning tomorrow, who drank, but finally drown in his sorrow"
Yine de belki bazen çok mutluyum.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Bir Kısa Filme Destek Olun!
http://www.indiegogo.com/dreamgazer?c=comments
Bu işler sıkınıtı oluyor bilen bilir. Her destek işe yarar ve el üstünde tutulur.
Bu işler sıkınıtı oluyor bilen bilir. Her destek işe yarar ve el üstünde tutulur.
3 Ekim 2010 Pazar
You're just a kid, you don't have the faintest idea what you're talkin' about.
"Sean: Thought about what you said to me the other day, about my painting. Stayed up half the night thinking about it. Something occurred to me... fell into a deep peaceful sleep, and haven't thought about you since. Do you know what occurred to me?
Will: No.
Sean: You're just a kid, you don't have the faintest idea what you're talkin' about.
Will: Why thank you.
Sean: It's all right. You've never been out of Boston.
Will: Nope.
Sean: So if I asked you about art, you'd probably give me the skinny on every art book ever written. Michelangelo, you know a lot about him. Life's work, political aspirations, him and the pope, sexual orientations, the whole works, right? But I'll bet you can't tell me what it smells like in the Sistine Chapel. You've never actually stood there and looked up at that beautiful ceiling; seen that. If I ask you about women, you'd probably give me a syllabus about your personal favorites. You may have even been laid a few times. But you can't tell me what it feels like to wake up next to a woman and feel truly happy. You're a tough kid. And I'd ask you about war, you'd probably throw Shakespeare at me, right, "once more unto the breach dear friends." But you've never been near one. You've never held your best friend's head in your lap, watch him gasp his last breath looking to you for help. I'd ask you about love, you'd probably quote me a sonnet. But you've never looked at a woman and been totally vulnerable. Known someone that could level you with her eyes, feeling like God put an angel on earth just for you. Who could rescue you from the depths of hell. And you wouldn't know what it's like to be her angel, to have that love for her, be there forever, through anything, through cancer. And you wouldn't know about sleeping sitting up in the hospital room for two months, holding her hand, because the doctors could see in your eyes, that the terms "visiting hours" don't apply to you. You don't know about real loss, 'cause it only occurs when you've loved something more than you love yourself. And I doubt you've ever dared to love anybody that much. And look at you... I don't see an intelligent, confident man... I see a cocky, scared shitless kid. But you're a genius Will. No one denies that. No one could possibly understand the depths of you. But you presume to know everything about me because you saw a painting of mine, and you ripped my fucking life apart. You're an orphan right?
[Will nods]
Sean: You think I know the first thing about how hard your life has been, how you feel, who you are, because I read Oliver Twist? Does that encapsulate you? Personally... I don't give a shit about all that, because you know what, I can't learn anything from you, I can't read in some fuckin' book. Unless you want to talk about you, who you are. Then I'm fascinated. I'm in. But you don't want to do that do you sport? You're terrified of what you might say. Your move, chief."
Will: No.
Sean: You're just a kid, you don't have the faintest idea what you're talkin' about.
Will: Why thank you.
Sean: It's all right. You've never been out of Boston.
Will: Nope.
Sean: So if I asked you about art, you'd probably give me the skinny on every art book ever written. Michelangelo, you know a lot about him. Life's work, political aspirations, him and the pope, sexual orientations, the whole works, right? But I'll bet you can't tell me what it smells like in the Sistine Chapel. You've never actually stood there and looked up at that beautiful ceiling; seen that. If I ask you about women, you'd probably give me a syllabus about your personal favorites. You may have even been laid a few times. But you can't tell me what it feels like to wake up next to a woman and feel truly happy. You're a tough kid. And I'd ask you about war, you'd probably throw Shakespeare at me, right, "once more unto the breach dear friends." But you've never been near one. You've never held your best friend's head in your lap, watch him gasp his last breath looking to you for help. I'd ask you about love, you'd probably quote me a sonnet. But you've never looked at a woman and been totally vulnerable. Known someone that could level you with her eyes, feeling like God put an angel on earth just for you. Who could rescue you from the depths of hell. And you wouldn't know what it's like to be her angel, to have that love for her, be there forever, through anything, through cancer. And you wouldn't know about sleeping sitting up in the hospital room for two months, holding her hand, because the doctors could see in your eyes, that the terms "visiting hours" don't apply to you. You don't know about real loss, 'cause it only occurs when you've loved something more than you love yourself. And I doubt you've ever dared to love anybody that much. And look at you... I don't see an intelligent, confident man... I see a cocky, scared shitless kid. But you're a genius Will. No one denies that. No one could possibly understand the depths of you. But you presume to know everything about me because you saw a painting of mine, and you ripped my fucking life apart. You're an orphan right?
[Will nods]
Sean: You think I know the first thing about how hard your life has been, how you feel, who you are, because I read Oliver Twist? Does that encapsulate you? Personally... I don't give a shit about all that, because you know what, I can't learn anything from you, I can't read in some fuckin' book. Unless you want to talk about you, who you are. Then I'm fascinated. I'm in. But you don't want to do that do you sport? You're terrified of what you might say. Your move, chief."
2 Ekim 2010 Cumartesi
26 Eylül 2010 Pazar
23 Eylül 2010 Perşembe
Sanırım Artık Buraya Aynı İçtenlikle Yazmayacağım
Tanımadığın insanlara açılmak nereden baksan aptalca çünkü.
16 Eylül 2010 Perşembe
Kabul
Sonucu umursamıyormuş gibi davranmak yoruyor bir hayli.
Arzuladığım şeyler var, ihtiyaç duyduğum şeyler var ve bunlara ulaşmak için yaptıklarım asıl olan diye yaşanabilir bunu biliyorum; ama istemiyorum artık. İstediklerimin kabul edilebilir bir oranına sahip olunca nasıl hissedeceğim, işte bunu bilmek istiyorum.
Önüme baka baka, önümü göremez oldum. Gelecekle ilgili bir çok planım var ama hiç bir fikrim yok. Dışarıya gösterdiğim insanın, istediklerimi baltaladığını hissediyorum ve kulağa ne kadar ucuz ve aptalca da gelse bunu düzeltebilmemin tek yolu karşımda "dışarı" olarak algılamadığım birinin oturması ve "Bu sensin ve bunlar da senin istediklerin" demesi.
100. yazı oldu bu.
Arzuladığım şeyler var, ihtiyaç duyduğum şeyler var ve bunlara ulaşmak için yaptıklarım asıl olan diye yaşanabilir bunu biliyorum; ama istemiyorum artık. İstediklerimin kabul edilebilir bir oranına sahip olunca nasıl hissedeceğim, işte bunu bilmek istiyorum.
Önüme baka baka, önümü göremez oldum. Gelecekle ilgili bir çok planım var ama hiç bir fikrim yok. Dışarıya gösterdiğim insanın, istediklerimi baltaladığını hissediyorum ve kulağa ne kadar ucuz ve aptalca da gelse bunu düzeltebilmemin tek yolu karşımda "dışarı" olarak algılamadığım birinin oturması ve "Bu sensin ve bunlar da senin istediklerin" demesi.
100. yazı oldu bu.
5 Eylül 2010 Pazar
Ruhi Bey ile Şık Latife
Dünyanın en garip birlikteliği olurdu. Evet çok acayip. Düşünsenize bir.
http://fizy.com/#s/1ltqi0
http://fizy.com/#s/1ajbuk
http://fizy.com/#s/1ltqi0
http://fizy.com/#s/1ajbuk
1 Eylül 2010 Çarşamba
Yorum için yazdım bunu.
Ebeveynlerine, kendilerini kanıtlayamadıkları için etrafa içi boş saldırganlıklar saçan insanlar, ben sizi hiç suçlamadım oysa ki.
26 Ağustos 2010 Perşembe
Sabah Yazısı
Değişik bir şey. Öyle çok gerekli değil, ama zaman zaman hoşa gidiyor. Kahveye şeker atıp, atmama ikilemi gibi bir hissiyatı var. İnsanın kendi kendine oynadığı bir oyun gibi. Garip bir bbg evi hissiyatı ve bir tek uykuda gerçek yalnızlık.
Paylaşmaya değer yaşanmışlıklar biriktirmek günlük bir şey, paylaşmak katarsis olunca bir takım kapasite problemleri ortaya çıkıyor. Ruh haline endeksli içe atma yüzdeleri ve sonrasında ortaya çıkan bilimum sindirim problemleri. Şişe şişe su içiyorum, eski alışkanlık, bir de bu sene yaz, orta çağ engizisyon mahkemesi kıvamda tabi.
Sabah genellikle aynı saatlerde, kutudaki aynı iki adama uyanan adam perdelerini genellikle kapalı tutuyor. Pencereleri doğuya bakıyor, oysa o güneşe endeksli yaşamayı o kadar da çok sevmiyor. Yine de sabahları uyumuyor. Yalnızlık geceye mahsus, ki bu da süper bir şey bence.
Rutin huzur veriyor. Oysa hayat haddinden fazla düzenli ve kaotik olmalısın ki farklı olabilesin. Ama olmuyor... Neden? Çünkü ergenlik sadece bir kaç yıl sürüyor ve sıkıntıyı diğerlerinde arayacak kadar kızgın kalmak doğru değil. Dünyayı sıfatlandırmanın işe yarar bir getirisi yok. Ne de olsa referans noktası sensin. Senin ne olduğundan daha önemli bir kaç şey var. Diğerlerinin ne olduğu bunlardan biri değil.
Benim cehennemimde herkes birbirini gayet iyi anlayabiliyor. Bir de her yerde kablo var ve ayaklarım çıplak. Anlaşılabilmek işe yaramıyor. Özellikle de böyle bir derdin varsa. Anlantmaya değer şeyler toparlayan adam, anlatınca dinlenmek, dinlenince anlaşılmamak istiyor.
Değişik bir şey. Öyle çok gerekli değil, ama zaman zaman hoşa gidiyor.
Paylaşmaya değer yaşanmışlıklar biriktirmek günlük bir şey, paylaşmak katarsis olunca bir takım kapasite problemleri ortaya çıkıyor. Ruh haline endeksli içe atma yüzdeleri ve sonrasında ortaya çıkan bilimum sindirim problemleri. Şişe şişe su içiyorum, eski alışkanlık, bir de bu sene yaz, orta çağ engizisyon mahkemesi kıvamda tabi.
Sabah genellikle aynı saatlerde, kutudaki aynı iki adama uyanan adam perdelerini genellikle kapalı tutuyor. Pencereleri doğuya bakıyor, oysa o güneşe endeksli yaşamayı o kadar da çok sevmiyor. Yine de sabahları uyumuyor. Yalnızlık geceye mahsus, ki bu da süper bir şey bence.
Rutin huzur veriyor. Oysa hayat haddinden fazla düzenli ve kaotik olmalısın ki farklı olabilesin. Ama olmuyor... Neden? Çünkü ergenlik sadece bir kaç yıl sürüyor ve sıkıntıyı diğerlerinde arayacak kadar kızgın kalmak doğru değil. Dünyayı sıfatlandırmanın işe yarar bir getirisi yok. Ne de olsa referans noktası sensin. Senin ne olduğundan daha önemli bir kaç şey var. Diğerlerinin ne olduğu bunlardan biri değil.
Benim cehennemimde herkes birbirini gayet iyi anlayabiliyor. Bir de her yerde kablo var ve ayaklarım çıplak. Anlaşılabilmek işe yaramıyor. Özellikle de böyle bir derdin varsa. Anlantmaya değer şeyler toparlayan adam, anlatınca dinlenmek, dinlenince anlaşılmamak istiyor.
Değişik bir şey. Öyle çok gerekli değil, ama zaman zaman hoşa gidiyor.
22 Ağustos 2010 Pazar
Olur mu?
Bir gün düşse avuçlarına
Saklasan, tutunsan, unutsan geldiğin yeri
Parlasam arada bir
kendimi hatırlatsam sana
Hiç dinlemesen
Ama görsen
Güzel olsa, güzel görsen
Oysa bilsen
Bozsan oyunun kurallarını
Bile bile önünü kessen yanlışlıkların
Ölsen, üzülsem
Dirilsen yeniden
Çok geç olsa
Bir kez olsa
Sonra bir daha
Kırık kalbimi alsan götürsen yanında
Artık nereye gidiyorsan, beni bağlamasa
Sırlarını yanlış tanrılara anlatsam
Birlikte tapsak olmamışlıklarıma
Sonra beni çok sevsen
Ama çok geç olsa
Delirsem
Acımadan üzülsen bana
Kıysan ama bırakamasan
Beni kırıklarımla görsen
Sövsen bana
Beni benden çok yargılasan
Seni sinir etsem
Bile bile canımı yaksan, karşılık versem
Bileklerini öpsem
Bırakmasan, bir yere gidemesem
Yemin versen, tutamayacağın sözler versen
Bana yalan söylesen
Bana beni özletsen
Yaşımı unuttursan
Sonra pişman olsan
Yalnızlığına zaman zaman izin versem
Gözlüklerimi alsan
Benim senimi görsen, korksan kendinden
Elbiseni görsem, seni düşünsem
Herhangi bir kanepeyi sensiz düşünemesem
Sonra kendime gelsem
Yanımda seni görsem
"Başka"larında kenarda dursam
Gittiğin yerlerin resimlerini çizsem
Umutlarımı anlamasan
Yine de tapsan
Zerafitini bulsam
Bir daha kaybetmesem
İki sigara yaksan
Birini bana versen
Yarattığını sevsen
Beni yoktan var etmeden, var olanı değiştirsen
Sorsan, cevabını bulsan
Cevabımı bulsan
Cevabımı bulsam
Cevabını bulsam
Sonra bitsek
Gitsen veya gitsem
Takip etmesem, geri dönmesen
Gidişine ağlasam
Kalışımı içerlesen
Birlikte gömülebilmek için beş sene beklemek zorunda kalsak
Cesetlerimizi sevsek
Hiç bir şeye bağlanmasa sonumuz
Yarım kalsak
Veda etsek
Olsak, bitsek
Unutulsak
Tamamen unutulsak
Hepten yok olsak
Hiç olmamış gibi ölsek
Hiç ölmemiş gibi birbirmize baksak
Gözlerimiz olmasa
Yİne de gözlerimizin içine baksak birbirimizin
Sesimizi unutsak
Tenimizi unutsak
Birbirimizi unutsak en son
ve son olsak
Olur mu?
Saklasan, tutunsan, unutsan geldiğin yeri
Parlasam arada bir
kendimi hatırlatsam sana
Hiç dinlemesen
Ama görsen
Güzel olsa, güzel görsen
Oysa bilsen
Bozsan oyunun kurallarını
Bile bile önünü kessen yanlışlıkların
Ölsen, üzülsem
Dirilsen yeniden
Çok geç olsa
Bir kez olsa
Sonra bir daha
Kırık kalbimi alsan götürsen yanında
Artık nereye gidiyorsan, beni bağlamasa
Sırlarını yanlış tanrılara anlatsam
Birlikte tapsak olmamışlıklarıma
Sonra beni çok sevsen
Ama çok geç olsa
Delirsem
Acımadan üzülsen bana
Kıysan ama bırakamasan
Beni kırıklarımla görsen
Sövsen bana
Beni benden çok yargılasan
Seni sinir etsem
Bile bile canımı yaksan, karşılık versem
Bileklerini öpsem
Bırakmasan, bir yere gidemesem
Yemin versen, tutamayacağın sözler versen
Bana yalan söylesen
Bana beni özletsen
Yaşımı unuttursan
Sonra pişman olsan
Yalnızlığına zaman zaman izin versem
Gözlüklerimi alsan
Benim senimi görsen, korksan kendinden
Elbiseni görsem, seni düşünsem
Herhangi bir kanepeyi sensiz düşünemesem
Sonra kendime gelsem
Yanımda seni görsem
"Başka"larında kenarda dursam
Gittiğin yerlerin resimlerini çizsem
Umutlarımı anlamasan
Yine de tapsan
Zerafitini bulsam
Bir daha kaybetmesem
İki sigara yaksan
Birini bana versen
Yarattığını sevsen
Beni yoktan var etmeden, var olanı değiştirsen
Sorsan, cevabını bulsan
Cevabımı bulsan
Cevabımı bulsam
Cevabını bulsam
Sonra bitsek
Gitsen veya gitsem
Takip etmesem, geri dönmesen
Gidişine ağlasam
Kalışımı içerlesen
Birlikte gömülebilmek için beş sene beklemek zorunda kalsak
Cesetlerimizi sevsek
Hiç bir şeye bağlanmasa sonumuz
Yarım kalsak
Veda etsek
Olsak, bitsek
Unutulsak
Tamamen unutulsak
Hepten yok olsak
Hiç olmamış gibi ölsek
Hiç ölmemiş gibi birbirmize baksak
Gözlerimiz olmasa
Yİne de gözlerimizin içine baksak birbirimizin
Sesimizi unutsak
Tenimizi unutsak
Birbirimizi unutsak en son
ve son olsak
Olur mu?
12 Ağustos 2010 Perşembe
Meryem Ana Fısıldasa ya...
Herkesin zayıflıkları vardır. Kullanılabilir zayıflıklar, sömürülesi zayıflıklar. İstenilen zayıflıklar. Başkaları tarafından istenilen zayıflıklar.
Kullanmaktan çekinmeyen biri olmak sizi kullanılmaya açık kılmıyor. Güzel. Gölge gibi peşinde dolaşılan insanlar bilimum merkezleri, hassas noktaları, yaraları gizleyedursunlar, deşilen yaranın tadı farklı oluyor. Muhtaç olmadan, İhtiyaç duyularak. Can acıtarak.
Her adımda, yavaş yavaş. Tek tek, birer birer. Hedefleri belirleyerek, hedefleri diğerlerine göstererek. İşaret ederek. Bekleyerek. Delirerek.
Kafa karıştırmak, kuyulara inilmeyecek ipleri sallamak ortalığa, haz veriyorsa; yükseltmek de haz veriyordur. Tabi yalnızca düşülmeyesi bir yükseklik yeterli oluyor.
İstiyorum. Deli gibi istiyorum. Uğruna yalanlar söylüyorum. Çiğniyorum, tükürüyorum ve gidiyorum. Güven işe yarıyor. Bana güvenin.
İstediğimi biliyorum. İstediğimi istiyorum. Alacağım, alıyorum.
Sadece bunu ayıkken yapmam gerekiyor. O kadar.
Kullanmaktan çekinmeyen biri olmak sizi kullanılmaya açık kılmıyor. Güzel. Gölge gibi peşinde dolaşılan insanlar bilimum merkezleri, hassas noktaları, yaraları gizleyedursunlar, deşilen yaranın tadı farklı oluyor. Muhtaç olmadan, İhtiyaç duyularak. Can acıtarak.
Her adımda, yavaş yavaş. Tek tek, birer birer. Hedefleri belirleyerek, hedefleri diğerlerine göstererek. İşaret ederek. Bekleyerek. Delirerek.
Kafa karıştırmak, kuyulara inilmeyecek ipleri sallamak ortalığa, haz veriyorsa; yükseltmek de haz veriyordur. Tabi yalnızca düşülmeyesi bir yükseklik yeterli oluyor.
İstiyorum. Deli gibi istiyorum. Uğruna yalanlar söylüyorum. Çiğniyorum, tükürüyorum ve gidiyorum. Güven işe yarıyor. Bana güvenin.
İstediğimi biliyorum. İstediğimi istiyorum. Alacağım, alıyorum.
Sadece bunu ayıkken yapmam gerekiyor. O kadar.
11 Ağustos 2010 Çarşamba
"What a Foul and Awesome Display"
"At 5:29:45 am Mountain War Time on July 16, 1945, the world’s first atomic bomb exploded one hundred feet over a portion of the southern New Mexico desert known as the Jornada del Muerto – the Journey of the Dead Man. On seeing the fireball and mushroom cloud, J. Robert Oppenheimer recalled a passage from the Bhagavad-Gita: "I am become death the destroyer of worlds." Trinity Test Director, Harvard Physicist Kenneth Bainbridge, had a less ethereal reaction, saying, "Now we are all sons of bitches.""
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Kimsiniz, bilmiyorum ben mesela
Blog garip bir ortam. Bir şeyler yazıyorsun, okunsun istiyorsun. Tanıdığın insanlar var okuyanlar arasında, bir de hiç bilmediklerin. Hiç tanımadığın insanlar yazdıklarını okuyor. Süper bir şey aslında. Resmen tanışmak istiyorum o insanlarla.
Ama merak da ediyor insan; nerden buldunuz bu blog'u ki?
Ama merak da ediyor insan; nerden buldunuz bu blog'u ki?
4 Ağustos 2010 Çarşamba
Cheesy
Hayatımızda bir çok şey oluyor, biz bunları görüyoruz algılıyoruz, bunlardan sonuçlar çıkarıyoruz; buna mukabil değişiyoruz ve ya güçleniyoruz; tamam, ama her şey etrafımızdakileri nasıl yorumladığımızla oluşuyor.
Bilinçaltı aptaldır. Bu hep söylenir. Benim bahsettiğim şey bizzat bilincin kendisini yontmak, bükmek. Sonucu telekinesi geliştirmek olan bir şeyden de bahsetmiyorum. Çok daha temel, çok daha günlük.
Algı mekanizmasını kurcalamak zor bir şey kabul; ama eğlenceli ve sadece bu bile yeterliyken "the real deal" duruyor bir kenarda. Kendini kandırmak. İstediğini istediğin gibi görmek. Zaman zaman aptallaşabilme özgürlüğü. Bilmeme lüksü. Bunlar çok önemli şeyler. Hep biliyordum, duyuyordum bunu, evet siz de duyuyordunuz biliyorum. İş birazcık pratiğe dökmekte.
Son zamanlarda yazdığım şeylerin ne kadar "cheesy" leştiğinin farkındayım. Ama doğru bunlar yahu. Klişelerin, klişe olmak için nedenleri vardır ve yaşlıların da genellikle bildiği bir şey vardır. Basit iyidir. Basit iyileştirir.
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Metaphore-Free Song Meanings
İzlediğim bir parodi videosundan sonra oturup çalıştım:
Pearl Jam - Jeremy : "Jeremy shot his friends today"
Muse - Plug'n Baby : "Vibrator"
Pink Floyd - Brain Damage : "I'll see you at rehab"
Portishead - Glory Box : "F*ck me hard baby"
The Cure - Boys Don't Cry : "I am not sure I like girls"
Weezer - Hash Pipe : "I am a loser"
Billy Joel - We Didn't Start The Fire : "I read the cyclopedia a lot"
Cake - Mexico : "I should lower my standards"
Cat Stevens - Lady D'arbanville : "She died"
Nirvana - Smells Like Teen Spirit : "I am not saying anything poetic or intelligent at all"
P.J. Harvey/Thom Yorke - The Mess We're In : "I'm in love with someone else"
Sting - Probably Me : "You're damn right It's me"
Staind - Outside : "Restraining Order"
Aerosmith - I Don't Want To Miss A Thing : "I am a bad father"
Şimdilik bu kadar. Aklıma eserse daha fazlasını da bulabilirm sanırım.
Pearl Jam - Jeremy : "Jeremy shot his friends today"
Muse - Plug'n Baby : "Vibrator"
Pink Floyd - Brain Damage : "I'll see you at rehab"
Portishead - Glory Box : "F*ck me hard baby"
The Cure - Boys Don't Cry : "I am not sure I like girls"
Weezer - Hash Pipe : "I am a loser"
Billy Joel - We Didn't Start The Fire : "I read the cyclopedia a lot"
Cake - Mexico : "I should lower my standards"
Cat Stevens - Lady D'arbanville : "She died"
Nirvana - Smells Like Teen Spirit : "I am not saying anything poetic or intelligent at all"
P.J. Harvey/Thom Yorke - The Mess We're In : "I'm in love with someone else"
Sting - Probably Me : "You're damn right It's me"
Staind - Outside : "Restraining Order"
Aerosmith - I Don't Want To Miss A Thing : "I am a bad father"
Şimdilik bu kadar. Aklıma eserse daha fazlasını da bulabilirm sanırım.
"If I could change, then I'd really be amazed"
Beklentiler yönlendiriyor. Yapacak bir şey yok. Kabullenmeler de bir o kadar karar verici oluyor hayatınızla ilgili... Ne yaşayıp yaşamayacağınıza dair.
Ancak insan ara sıra şaşırabilmek istiyor.
Ancak insan ara sıra şaşırabilmek istiyor.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
The Core
The core is there. The core is breathing. Patiently waiting. Waiting for a sign to develop, to emerge. Slowly, willingly it grows. Feeds up on the endless misguided hopes of all the sure people. "It is an atrocious being indeed", he said, "These things are not meant to be rushed".
So I waited and waited and waited... Nothing happened. Typical.
So I waited and waited and waited... Nothing happened. Typical.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Bilet Mevzu
Yarın geceki Cranberries konserine gitme planım vardı. Hala var. Bilet de var. Ototbüs bileti de.
Yalnız bir sorun. Yaşanan bir satılma sonrası birer tane fazla var bahsi geçen biletlerden.
Var mı aranızda gelmek isteyen? Ciddiyim.
Yalnız bir sorun. Yaşanan bir satılma sonrası birer tane fazla var bahsi geçen biletlerden.
Var mı aranızda gelmek isteyen? Ciddiyim.
19 Temmuz 2010 Pazartesi
The More I go The Less I Know: Emin misiniz, son kararınız mı?
Bilge olmak büyük bir erdem, güçlü bir duygu, harika bir özellik bir de tabi nereden baksan müthiş eğlenceli bir şey gibi duruyor.
Bilmek aynı zamanda ciddi bir tatmin de olduğu için de ufak çaplı bir takıntı geliştirmişliğim de vardır bu hususta. Her şeyi bilmek istedim ilk önce. Olamayacağını anladığımda ergenliğin zirvesinde falandım yaş itibariyle, suçlamalar, kızgınlıklar gırla gidiyor o sıralar. Bir şekilde atlatıldı tabi hep onlar, yeni bir çözüm de bulundu;"her şeyden birazcık bilsem ben mesela".
Odaklanmak yerine, ilgilimi dağıtmaya karar verdim, kendi adıma işe yaradığını söyleyebilirim. Bir kaç sıkıntısı oluyor tabi. Genişleyen bakış açısı emin olma duygusunu kemiriyor; ama buna daha sonra geleceğim, zira asıl bundan bahsetmek istiyorum. Bir diğer sıkıntı ise odaklanmış insanların kötücül ve antipati dolu tepkileri oluyor. Ortalıkta gereksiz bilgiler ansiklopedisi olarak dolaştığın zaman her şeyi bildiğin farzediliyormuşçasına bazıları senden daha "bilgili" olduklarını kanıtlamak için bilimum laf sokma ve bozma denemelerine girişiyor, oysa ki ortada bir iddia yok. Bunu bilhassa "ODTÜ solcuları" nda görüyorum. Kendime göre fikirlerim var ve bunları tek bir kaynaktan edinmedim(önemli bir cümleydi bu), yine de bir şekilde monşer, bağnaz veya liboş gibi damgalar yiyorum ki, ODTÜde dört senenin ardından koyuyor diyemem. Bahsi geçen insanlar bu konular mevz-u bahis olunca, bir noktaya kadar tektipler. O yüzden gelecek tepkileri aşşağı yukarı ölçebiliyorum artık, ya da çok daha eğlenceli bir şey yapıyorum, susuyorum.
Asıl konu, az önce dediğim gibi, bir noktadan sonra septisizm tavan yapıyor ve zaman zaman sıkıntı yaratıyor. İlla ki emin olduğunu düşündüğün ya da 1000 defa sorsalar aynı tutarlılıkta cevap vereceğin sorular kalıyor bir kenarda ama vizyon genişledikçe etraf bir parça bulanıklaşıyor gibi. Aslında "her şeyden birazcık" diyerek yapılan seçim şuna geliyor bu noktada; Gerçeğin bir parçasını kabul edilebilir bir hata payıyla anlamaktansa, tüm gerçekliği flu bir şekilde görmeyi yeğliyorum.
Bir konu hakkında ne kadar çok ve farklı fikir dinlerseniz (gerçekten dinlemekten bahsesiyorum, doğru olabileceğini bir kenarda tutarak, merak ederek dinlemek) seçim şansınız o kadar artıyor, fakat bir noktada seçenekler o kadar artıyor ki "tüm" e olan uzaklıkları devasa boyutlara ulaşıyor ve bütün o fikirler ihmal edilebilir bir konuma geliyor. Şundan bahsediyorum:
Mesela bir pasta alın, ve 4'e bölün. 4 ayrı parça,%25. Son derece makul. Her hangi biri seçilebilir. Şimdi o pastayı "tüm" e toparlayın ve bu kez 100 e bölün. %1. (bu noktada mantıklı veya saçma her fikri aynı kefeye koyuyorum, zira misal konu din gibi muğlak bir yerlerde duruyorsa her ne kadar mantıklı gelmese de cennet'in Cleveland'da olduğuna inananmak ve agnostisizm aynı derecede gerçeğe yakın oluyor) 100 de 1. 101'i 100'e ya da 99'u 100'e tamlamak doğal görünüyor. %1 ihmal edilebilir çünkü, yapılacak bir şey yok.
Durum böyle olunca emin olunamıyor, hem mantıklı, hem objektif, hem gerçek, hem emin hiç olunamıyor. Tek bir cevap geride kalıyor ve bu cevabı da gurur duyarak söylemek istiyorum.
"BİLMİYORUM!"
Gün geçtikçe o pastayı daha küçük parçalara bölüyorum; ancak emin değilim günün birinde objektifliğimden vazgeçip tek bir yol'un darlığına tolerans göstermek zorunda kalabilirim. O güne kadar,
"The more I go, the less I know"
Bilmek aynı zamanda ciddi bir tatmin de olduğu için de ufak çaplı bir takıntı geliştirmişliğim de vardır bu hususta. Her şeyi bilmek istedim ilk önce. Olamayacağını anladığımda ergenliğin zirvesinde falandım yaş itibariyle, suçlamalar, kızgınlıklar gırla gidiyor o sıralar. Bir şekilde atlatıldı tabi hep onlar, yeni bir çözüm de bulundu;"her şeyden birazcık bilsem ben mesela".
Odaklanmak yerine, ilgilimi dağıtmaya karar verdim, kendi adıma işe yaradığını söyleyebilirim. Bir kaç sıkıntısı oluyor tabi. Genişleyen bakış açısı emin olma duygusunu kemiriyor; ama buna daha sonra geleceğim, zira asıl bundan bahsetmek istiyorum. Bir diğer sıkıntı ise odaklanmış insanların kötücül ve antipati dolu tepkileri oluyor. Ortalıkta gereksiz bilgiler ansiklopedisi olarak dolaştığın zaman her şeyi bildiğin farzediliyormuşçasına bazıları senden daha "bilgili" olduklarını kanıtlamak için bilimum laf sokma ve bozma denemelerine girişiyor, oysa ki ortada bir iddia yok. Bunu bilhassa "ODTÜ solcuları" nda görüyorum. Kendime göre fikirlerim var ve bunları tek bir kaynaktan edinmedim(önemli bir cümleydi bu), yine de bir şekilde monşer, bağnaz veya liboş gibi damgalar yiyorum ki, ODTÜde dört senenin ardından koyuyor diyemem. Bahsi geçen insanlar bu konular mevz-u bahis olunca, bir noktaya kadar tektipler. O yüzden gelecek tepkileri aşşağı yukarı ölçebiliyorum artık, ya da çok daha eğlenceli bir şey yapıyorum, susuyorum.
Asıl konu, az önce dediğim gibi, bir noktadan sonra septisizm tavan yapıyor ve zaman zaman sıkıntı yaratıyor. İlla ki emin olduğunu düşündüğün ya da 1000 defa sorsalar aynı tutarlılıkta cevap vereceğin sorular kalıyor bir kenarda ama vizyon genişledikçe etraf bir parça bulanıklaşıyor gibi. Aslında "her şeyden birazcık" diyerek yapılan seçim şuna geliyor bu noktada; Gerçeğin bir parçasını kabul edilebilir bir hata payıyla anlamaktansa, tüm gerçekliği flu bir şekilde görmeyi yeğliyorum.
Bir konu hakkında ne kadar çok ve farklı fikir dinlerseniz (gerçekten dinlemekten bahsesiyorum, doğru olabileceğini bir kenarda tutarak, merak ederek dinlemek) seçim şansınız o kadar artıyor, fakat bir noktada seçenekler o kadar artıyor ki "tüm" e olan uzaklıkları devasa boyutlara ulaşıyor ve bütün o fikirler ihmal edilebilir bir konuma geliyor. Şundan bahsediyorum:
Mesela bir pasta alın, ve 4'e bölün. 4 ayrı parça,%25. Son derece makul. Her hangi biri seçilebilir. Şimdi o pastayı "tüm" e toparlayın ve bu kez 100 e bölün. %1. (bu noktada mantıklı veya saçma her fikri aynı kefeye koyuyorum, zira misal konu din gibi muğlak bir yerlerde duruyorsa her ne kadar mantıklı gelmese de cennet'in Cleveland'da olduğuna inananmak ve agnostisizm aynı derecede gerçeğe yakın oluyor) 100 de 1. 101'i 100'e ya da 99'u 100'e tamlamak doğal görünüyor. %1 ihmal edilebilir çünkü, yapılacak bir şey yok.
Durum böyle olunca emin olunamıyor, hem mantıklı, hem objektif, hem gerçek, hem emin hiç olunamıyor. Tek bir cevap geride kalıyor ve bu cevabı da gurur duyarak söylemek istiyorum.
"BİLMİYORUM!"
Gün geçtikçe o pastayı daha küçük parçalara bölüyorum; ancak emin değilim günün birinde objektifliğimden vazgeçip tek bir yol'un darlığına tolerans göstermek zorunda kalabilirim. O güne kadar,
"The more I go, the less I know"
18 Temmuz 2010 Pazar
Dear Catastrophe Waitress; I cherish your smile
Bekleyebilenler, beklemeyi bilenler. Sizi kutsuyorum. Yalnızlığı sevenler, siz bambaşka bir yerde duruyorsunuz benim için, daha yüce bir yerde. Merak etmeyin sizi bulmaya çalışacak değilim.
27 Haziran 2010 Pazar
Herkes için Şiddet
Şiddete ihtiyacımız var. İhtiyaç değil belki ama yadsınamaz bir gerçeğimiz şiddet. Herkes için bu böyle. Ghandi için bile. Altruist göt... Neyse; yakından ya da uzaktan, etken ya da edilgen bir şekilde yaşadığımız, yarattığımız şiddet var. Lysis, doğal seleksiyon. Evreninin geri dönüşüm mekanizması. Savaşlar, kapitalizm, çoğulcu psikoloji... Hepsi yapılanı yıkmak içni var. Değişim için. Evolution/Revolution, Evrim/Devrim.
Freudçu bakmak zorunda değilsiniz. Daha da geriye gidilebilir. Tek hücreliler zamanı falan... "Canlılık" ya da karbon canlı formları hatta sülfür canlı formlarının bile gerisine, cansıza gidebilirsiniz. Yok hep var. Yokedilen de bir zamanlar vardı.
Sosyal toplum şiddetten arındırılmıştır. Heh heh. Sokaklarda ya da bizzat evlerin içinde en ilkel haliyle uygulanan şiddeti bir kenara bırakın, karşılaştırma, müsabaka, rekabet diye bir şey var. Spor diye bir şey var. Fanatik bir Galatasaraylıyım.
Fun fact:
Estetiğe ya da görselliğe dayanmayan bir spor dalında (bir çok spor dalında) yarışan kadınlar neden ilgi çekmiyor? Erkekler daha başarılı atletler olduğu için mi? Bence değil. Bu noktada Freudçu olacağım: Alışık değiliz. Yiyecek, barınak gibi ihtiyaçlar için cins gözetmeden şavaşılıyor evet, ama en büyük savaş hangisi? Bu savaşı kim veriyor? Kim rekabet içine giriyor? Kazanan ne kazanıyor?
Entellektüelliğin dibine vurmuş, ya da gece ayıcığına sarılarak uyuyan bir hatun bile olsanız, sizin için savaşan erkekleri görünce çirkin bir haz duymuyor musunuz siz oradaki kadınlar?
end of Fun fact.
Not so Fun fact:
Yıkmak, ölüm vs. buna afili bir ad buldum. Varoluşsal Eylemsizlik ya da Existential Inertia. Otobüs hızlanıyor, biz ayaktayız. Geriye doğru çekiliyoruz. Başa doğru. İlk hale doğru. Bu bağlamda yıkımın sonucu hiçlikse eğer, hiçten geldik. Değilse; yıkımın sonucu neyse ondan geldik; ve oraya dönmek için elimizden geleni yapıyoruz. En azından farkında olmadan. Belki. Bence. Evet. (Bu noktada "tanrıya ulaşmak için yıkım yaşamak ya da yıkmak gereklidir" gibi bir çıkarım da yapılabilir. Biraz korkutucu oluyor ama böyle. (Bir de Ordo ab Chao diye bir şey de varmış))
Organize edilmediği, amaçsızca kullanıldığı ve karşılıklı hazza dayalı olduğu sürece şiddetin bir sakıncasını görmüyorum. Fight Club nereden baksan bir iki noktada çok haklı. Geri kalanıysa sadece bildiğimiz muhteşem film o kadar.
Tyler Durden: Only after disaster can we be ressurected.
Yeni bir şey söylemiyorum ben...
Freudçu bakmak zorunda değilsiniz. Daha da geriye gidilebilir. Tek hücreliler zamanı falan... "Canlılık" ya da karbon canlı formları hatta sülfür canlı formlarının bile gerisine, cansıza gidebilirsiniz. Yok hep var. Yokedilen de bir zamanlar vardı.
Sosyal toplum şiddetten arındırılmıştır. Heh heh. Sokaklarda ya da bizzat evlerin içinde en ilkel haliyle uygulanan şiddeti bir kenara bırakın, karşılaştırma, müsabaka, rekabet diye bir şey var. Spor diye bir şey var. Fanatik bir Galatasaraylıyım.
Fun fact:
Estetiğe ya da görselliğe dayanmayan bir spor dalında (bir çok spor dalında) yarışan kadınlar neden ilgi çekmiyor? Erkekler daha başarılı atletler olduğu için mi? Bence değil. Bu noktada Freudçu olacağım: Alışık değiliz. Yiyecek, barınak gibi ihtiyaçlar için cins gözetmeden şavaşılıyor evet, ama en büyük savaş hangisi? Bu savaşı kim veriyor? Kim rekabet içine giriyor? Kazanan ne kazanıyor?
Entellektüelliğin dibine vurmuş, ya da gece ayıcığına sarılarak uyuyan bir hatun bile olsanız, sizin için savaşan erkekleri görünce çirkin bir haz duymuyor musunuz siz oradaki kadınlar?
end of Fun fact.
Not so Fun fact:
Yıkmak, ölüm vs. buna afili bir ad buldum. Varoluşsal Eylemsizlik ya da Existential Inertia. Otobüs hızlanıyor, biz ayaktayız. Geriye doğru çekiliyoruz. Başa doğru. İlk hale doğru. Bu bağlamda yıkımın sonucu hiçlikse eğer, hiçten geldik. Değilse; yıkımın sonucu neyse ondan geldik; ve oraya dönmek için elimizden geleni yapıyoruz. En azından farkında olmadan. Belki. Bence. Evet. (Bu noktada "tanrıya ulaşmak için yıkım yaşamak ya da yıkmak gereklidir" gibi bir çıkarım da yapılabilir. Biraz korkutucu oluyor ama böyle. (Bir de Ordo ab Chao diye bir şey de varmış))
Organize edilmediği, amaçsızca kullanıldığı ve karşılıklı hazza dayalı olduğu sürece şiddetin bir sakıncasını görmüyorum. Fight Club nereden baksan bir iki noktada çok haklı. Geri kalanıysa sadece bildiğimiz muhteşem film o kadar.
Tyler Durden: Only after disaster can we be ressurected.
Yeni bir şey söylemiyorum ben...
26 Haziran 2010 Cumartesi
Gidemiyorum ben Datça'ya
Zannedersem 93 ten beri her sene gidiyoruz ailecek. Çeşitli şehirlerden ceddim toplaşıyor 15 günlüğüne her sene.
Bu sene de gidemiyorum. Yok bana tatil.
Bu sene de gidemiyorum. Yok bana tatil.
22 Haziran 2010 Salı
Geçen bir kaç gün hakkında fun-factler
- Quantum dan FF le çaktım.
-"The Hopeless" ın Sound Design ı bitti bitecek.
-"Can Aslı'ya yazdığı şarkı"yı produce ettim. (tam çevirince "ürettim" oluyor, olmuyor)
- Master için bol bol gagıllıyorum.
-"Şams Müziği" bitti, Paul Auster'ı bir daha sevdim.
- Koluma spot düştü.
- Ertuğ pasajı'nın yanındaki takım elbise falan satan yerde tercüman olarak kullanıldım. Sokaktan falan çevirdiler.
- Yaz okulunda fransızca almaya karar verdim.
Evet.. çok ilginç bir hayatım var diyemem.
-"The Hopeless" ın Sound Design ı bitti bitecek.
-"Can Aslı'ya yazdığı şarkı"yı produce ettim. (tam çevirince "ürettim" oluyor, olmuyor)
- Master için bol bol gagıllıyorum.
-"Şams Müziği" bitti, Paul Auster'ı bir daha sevdim.
- Koluma spot düştü.
- Ertuğ pasajı'nın yanındaki takım elbise falan satan yerde tercüman olarak kullanıldım. Sokaktan falan çevirdiler.
- Yaz okulunda fransızca almaya karar verdim.
Evet.. çok ilginç bir hayatım var diyemem.
20 Haziran 2010 Pazar
Ergenlikte Punk music dinlemenin mükemmellik algısına verdiği sevilesi zarar
The record player spinning the best times
I never had
So why do my old records make me sad?
Cause they're so bad
And no one seems to understand
The glory of guitar
When out of tune
The off timing
The singers who can't sing
The beauty of flaw
I never had
So why do my old records make me sad?
Cause they're so bad
And no one seems to understand
The glory of guitar
When out of tune
The off timing
The singers who can't sing
The beauty of flaw
11 Haziran 2010 Cuma
Monochrome
Anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
i'm pilling up some unread books under my bed and i really think i'll never read again.
no concentration, just a white disorder everywhere around me, you know i'm so tired now.
but don't worry i often go to dinners and parties with some old friends who care for me, take me back home and stay.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.
sometimes i search an event or something to remember, but i've really got nothing in mind.
sometimes i open the windows and listen people walking in the down streets. there is a life out there.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
i'm pilling up some unread books under my bed and i really think i'll never read again.
no concentration, just a white disorder everywhere around me, you know i'm so tired now.
but don't worry i often go to dinners and parties with some old friends who care for me, take me back home and stay.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.
sometimes i search an event or something to remember, but i've really got nothing in mind.
sometimes i open the windows and listen people walking in the down streets. there is a life out there.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.
Yann Tiersen
( Bu noktada Ceren'e teşekkür ediyorum.)
10 Haziran 2010 Perşembe
5 Haziran 2010 Cumartesi
Sad Voices
Çocuk üzgün, çocuk orada. Çocuk bir süre daha orada. Çocuğu almak için geldi. Adam üzgün. Adam çok uzun zamandır orada değil. Bir kemancı geçiyor sokaktan. Kemancı üzgün, kemancı pişman. Kemancı orada değildi, ama şimdi orada. Bir daha orada olmayacak ama Kemancı orada. Çok yazık. Orada çok yalnız oysa. Hayatında ilk defa beklemiş. Çocuk hala çocuk. "Elimi tut" dedi çocuk. "Acın dinecek" dedi Adam. Adam çok üzgün. Adam ağlıyor. Adam çok kararlı. Adam ağlıyor. Çocuk uçmak istiyor. Kemancı hala çalıyor. Çocuk süzülmek istiyor. Kemancı gidiyor. Kemancı üzgün. Kemancı gitmek istiyor, ama "Kalmalısın" diyor Çocuk. Kemancı çok üzgün. Çocuk hep uçabilmek istiyor. "Daha çok erken" diyor Çocuk. "Seni almalıyım" diyor Adam. Kemancı gidiyor. Adama gidiyor. Çocuk gidiyor. Herkes ihtiyacı olanı alıyor.
Bazı Kadınlar
Bazı kadınlar var, gördüğüm kadınlar, duyduğum kadınlar, etkilendiğim kadınlar bunlar. Zarifler, nefes kesen, yol unutturan bir zariflikten bahsediyorum. Etraflarındaki her şeyi kirli gösteriyor bu kadınlar. Bir ışık hüzmesinde duş alıyorlar. Işık su gibi bütün kıvrımlarından akıyor. Kadınlar duruyor, dünya dönüyor, kadınlar gidiyor.
Durup izlenilmesi, dokunmadan sevilmesi gereken kadınlardan bahsediyorum. Düş olamayacak kadar kusurlu kadınlardan, tüm gerçeklikleriyle orada öylece duran kadınlar. Milyonlarca geri zekalı spermin etrafında koşuşturduğu, durağan, sabit, biricik kadınlar. Dişi kadınlar bunlar.
Yaklaştıkça yabancılaşan, garipleşen, söz verip tutmayan, karar veremeyen, kendileriyle baş edemeyen kadınlar.
Güzel kadınlardan bahsediyorum. Güzel insanlar. Gerçek bir güzellik bu. Mükemmel bir sonenin tek yanlış notası kadar gerçek, bir o kadar da heyecan verici kadınlar.
Bağımsız kadınlar bunlar. Güçlü kadınlar. Çok güçlüler ama çok küçük bir alan kaplıyorlar zarifçe. Tüm o ağırlıklarıyla, tüm o incelikleriyle dünyayı deliyorlar. Bağırıyorlar, ağlıyorlar, gökleri yerlere çağırıyorlar.
İşte bu kadınlardan korkuyorum. Korkunca çok acayip oluyor.
Durup izlenilmesi, dokunmadan sevilmesi gereken kadınlardan bahsediyorum. Düş olamayacak kadar kusurlu kadınlardan, tüm gerçeklikleriyle orada öylece duran kadınlar. Milyonlarca geri zekalı spermin etrafında koşuşturduğu, durağan, sabit, biricik kadınlar. Dişi kadınlar bunlar.
Yaklaştıkça yabancılaşan, garipleşen, söz verip tutmayan, karar veremeyen, kendileriyle baş edemeyen kadınlar.
Güzel kadınlardan bahsediyorum. Güzel insanlar. Gerçek bir güzellik bu. Mükemmel bir sonenin tek yanlış notası kadar gerçek, bir o kadar da heyecan verici kadınlar.
Bağımsız kadınlar bunlar. Güçlü kadınlar. Çok güçlüler ama çok küçük bir alan kaplıyorlar zarifçe. Tüm o ağırlıklarıyla, tüm o incelikleriyle dünyayı deliyorlar. Bağırıyorlar, ağlıyorlar, gökleri yerlere çağırıyorlar.
İşte bu kadınlardan korkuyorum. Korkunca çok acayip oluyor.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Benziyorum
Daha önce bir kaç "dizi karakteri" ne benzetildiğim olmuştu fekat tavır ve alt metin olarark "Black Books" dan Bernard Black diyorum.
Evet, ben oyum.
Evet, ben oyum.
27 Mayıs 2010 Perşembe
Maynard James Keenan der ki;
This body holding me reminds me of my own mortality
Embrace this moment. Remember, we are eternal
All this pain is an illusion
Embrace this moment. Remember, we are eternal
All this pain is an illusion
25 Mayıs 2010 Salı
Sıkıntı Var
Giderek aptallaşıyoruz. Kendimizi bilmiyoruz, üstüne üstüne bir de başkalarını anladığımızı iddia edecek kadar kibir saçıyoruz etrafa. Anlamak için yeni bir şeyler gerekiyor. Tanımak, bilmek için yeni bir yöntem, yeni bir yol. İletişim yoksunu gerizekalılarız. Harflerle, sözcüklerle birbirimizi anladığımızı zannediyoruz. Bunu bile anlamıyorsunuz ki, anlatamıyorum ki... Bazı şeyler gerçekten çok yanlış. İlerledikçe daha netleşiyor her şey. Hiç bir şey değişmiyor. Bıraktığımın, karşılaştığımdan hiç bir farkı yok. Kimse kendini yeterince yargılayacak kadar cesur değil. Herkes ölmekten korkuyor, ölümden bile değil. Oysa ki ölmek, ölümün yanında küçük pembe bir tavşan gibi kalıyor. İrade sahibi olduğumuzu zannediyoruz. Gerçekten aptalız. İrade sahibi olmadığımızı zannediyor, kontrol edildiğimizi düşünüyoruz. Gerçekten aptalız. Anlaşamıyoruz. Anlamıyoruz. Birilerinin çıkıp her şeyi yıkıp yeniden başlması gerekiyor. İletişimi yeniden keşfetmek gerekiyor. Cevap bulmak için değil soru sormak için yaşamak gerekiyor. Birilerinin çıkıp bunu herkese anlatması gerekiyor; ama kimse kimseyi anlamıyor. Kimse kendini anlatamıyor. Herkes mutsuz, herkes tatminle dolu. Neler oluyor? Bütün dünya ergen gibi davranıyor. Herkes, her şey yanlış. Kimse umursamıyor, kimse umursamıyor.
Evet.
Bununla bir problemi olan?
Benim yok.
Evet.
Bununla bir problemi olan?
Benim yok.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Bu Sıralar
Kendimden taviz vermediğim günlerde şükran duyuyorum. Kalanları kalanlarla bıraktığım günlerde şükran duyuyorum.
Tanrı'ya değil, Cantona'ya.
Tanrı'ya değil, Cantona'ya.
18 Mayıs 2010 Salı
İdeolojilerin insanlarla beslenmesi çok acı değil mi?
Ne düşündüğümü bilmeyen insanların düşünmediğimi zannetmesi gerçekten büyüleyici bir şey. Özellikle bu insanlar kendilerini bağımsız ve hür irade sahibi zannederken. Hayat...
16 Mayıs 2010 Pazar
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Doğruyu Söylemek
Yaktım hep, yıktığım da oldu
Yaptığımı da bildim
Kendime saklamadım
Doğrusu yok bu işlerin
Kimseye sormanın bir anlamı da
Başkalarının öfkelerinden feyzalmanın yararı da
Gelince, gitmesini bilmeyi öğrendim
Gitmeyince oldu hep bunlar
Ne yaptıysam gitmek için yaptım
Kalınca sevmiyorlar
Anlıyorsun, öyle bir gidiyorsun ki
Sonra pişman oluyorsun
Sonra pişman olamıyorsun
Kimseye sormuyorsun
Kimseye sormadım
Siz bana sorun
Pişman değilim
Yaptığımı da bildim
Kendime saklamadım
Doğrusu yok bu işlerin
Kimseye sormanın bir anlamı da
Başkalarının öfkelerinden feyzalmanın yararı da
Gelince, gitmesini bilmeyi öğrendim
Gitmeyince oldu hep bunlar
Ne yaptıysam gitmek için yaptım
Kalınca sevmiyorlar
Anlıyorsun, öyle bir gidiyorsun ki
Sonra pişman oluyorsun
Sonra pişman olamıyorsun
Kimseye sormuyorsun
Kimseye sormadım
Siz bana sorun
Pişman değilim
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Bana bir haller oldu bugün
hayatımın en naif ve belki de en aptalca mailini attım, oturdum bekliyorum.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Bugün ya da Yarın
Yüzüne sürdüğün güneş parçaları
Ayağının altında yok bir ömür
Ağzında hiç geçmeyen bir tat
Aldığın son anlamlı armağan
Kurnazca düştüğün son tuzak
Bilmediğin telefon numaraları
Mirastan ibaret sarhoşlukların
Elinden alınan yoksunlukların
Ağlayamadığın duvarlar
Zarifçe bozduğun oyunlar
İnatla uyduğun kurallar
Acımadan yargıladığın bir sen
Bir de, ne yazık ki biraz unutma özürlüsün.
Ayağının altında yok bir ömür
Ağzında hiç geçmeyen bir tat
Aldığın son anlamlı armağan
Kurnazca düştüğün son tuzak
Bilmediğin telefon numaraları
Mirastan ibaret sarhoşlukların
Elinden alınan yoksunlukların
Ağlayamadığın duvarlar
Zarifçe bozduğun oyunlar
İnatla uyduğun kurallar
Acımadan yargıladığın bir sen
Bir de, ne yazık ki biraz unutma özürlüsün.
6 Mayıs 2010 Perşembe
5N1K daki küçük, zavallı sıradan N lerden biri
Bazen, bazı mekanlar insanlar üzerinde aptal etkiler bırakır. Sana büyük gelir veya fazla neşeli; fazla sığ da olabilir... Seni tamamen bağlayabilir de.
Duvarlara, kapılara, sandalyelere insan sinmiştir bazılarında. Boş koltuklarda oturanlar vardır. Barda duran boş bardakların sahipleri ve çalan şarkıların aşkları ya da terk edilmişlikleri.
Hikayeleri olan yer, tavan, fotoğraflar ya da eskimişliğin çatlaklarına sıkışmış anılar değildir. İnsanlar sızar mekandan. Yaşadıkları, yaşamadan anlattıkları, anlatamadıkları, artık hiç anlatamayacakları.
Sır tutun bir barmen gibidir. Yüzünden güven ve yılların yorgunluğu akar. Sen de o barmen oluverirsin. Sormazsın, anlatılırsa dinlersin.
Makyajından etkilendiğin bir kadın gibidir. Ne kadar çökmüş olduğunu kendi gözünle görmek istersin. Cesaret edemezsin. Büyük gelir. Ağırdır.
Eşiğinde bir yere oturur, sönersin. Anlatmasını beklersin. Makyaj pürtelaştır. Fotoğrafçılara sinirlenir. Fotoğrafçılar senin görmeye cesaret edemediğini alır ve satarlar. Bu fotoğraflar bazıları için pornodur, bazıları yalnızca ne kadar yaşlandıklarını göürüler o fotoğraflara bakınca, bazıları ise hala bazı şeylerin yerli yerinde kalabileceğini hatırlatırlar kendilerine, minnet duyarlar.
Seninle paylaşılmış değerli bir bilgelik gibi davranırsın mekana, çünkü senin dinlediğini dinleyen, gördüğünü gören çoktur ama o makyajın altındaki kimsenin ilgisini çekmemiştir. Seçilmiş bir öğrenci gibi kibirle saygı duyarsın.
Sırf bir parçası olmak için bile bir daha gelirsin, bir daha geleceksindir. Çünkü senin de sonsuza inanmaya ihtiyacın vardır. Bir de burada deneyeceksindir.
Duvarlara, kapılara, sandalyelere insan sinmiştir bazılarında. Boş koltuklarda oturanlar vardır. Barda duran boş bardakların sahipleri ve çalan şarkıların aşkları ya da terk edilmişlikleri.
Hikayeleri olan yer, tavan, fotoğraflar ya da eskimişliğin çatlaklarına sıkışmış anılar değildir. İnsanlar sızar mekandan. Yaşadıkları, yaşamadan anlattıkları, anlatamadıkları, artık hiç anlatamayacakları.
Sır tutun bir barmen gibidir. Yüzünden güven ve yılların yorgunluğu akar. Sen de o barmen oluverirsin. Sormazsın, anlatılırsa dinlersin.
Makyajından etkilendiğin bir kadın gibidir. Ne kadar çökmüş olduğunu kendi gözünle görmek istersin. Cesaret edemezsin. Büyük gelir. Ağırdır.
Eşiğinde bir yere oturur, sönersin. Anlatmasını beklersin. Makyaj pürtelaştır. Fotoğrafçılara sinirlenir. Fotoğrafçılar senin görmeye cesaret edemediğini alır ve satarlar. Bu fotoğraflar bazıları için pornodur, bazıları yalnızca ne kadar yaşlandıklarını göürüler o fotoğraflara bakınca, bazıları ise hala bazı şeylerin yerli yerinde kalabileceğini hatırlatırlar kendilerine, minnet duyarlar.
Seninle paylaşılmış değerli bir bilgelik gibi davranırsın mekana, çünkü senin dinlediğini dinleyen, gördüğünü gören çoktur ama o makyajın altındaki kimsenin ilgisini çekmemiştir. Seçilmiş bir öğrenci gibi kibirle saygı duyarsın.
Sırf bir parçası olmak için bile bir daha gelirsin, bir daha geleceksindir. Çünkü senin de sonsuza inanmaya ihtiyacın vardır. Bir de burada deneyeceksindir.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
How to disappear completely
Küçülmek lazım. Basitleşmek. Anlaşılamayacak kadar basit olmak lazım. Peki bunları illa ellimden sonra mı yapmam lazım? Belki de ancak o zaman olanak buluyorsundur. Belki de ancak o zaman hakedecek kadar yorulmuş olunuyordur. Haketmek gibi bir derdim yok.
Bunalıma meyilli biri değilimdir. Akli ve duygusal sağlığımın kale gibi olduğunu iddia edecek değilim ama kolay kolay da eğilip bükülmem. Çok ağır bunalımlar yaşamadım hiç. Çöküntülerim oldu elbet ama sürekli olarak varolan bir sıkıntının dalganmasından ibaretti hep. Dip görmedim hiç. Yalnız sanırım biraz alçaktan uçuyorum. Ya da ne bileyim çok yükselmeye vakit olmadı.
Yalnızlığı seviyorum ben bir hayli. O yüzden kendimi yalnız addediyorum yer yer. O kadar da yalnız değilmişim ama ben böyleyim bir yerde. Kafa toplamak için yalnız kalmak istemiyorum, kafam hep toplu olsun istiyorum; iki yüz görünce dağılıyor yavşak. E durumlar böyle olunca sosyallik vazgeçilebilir bir yerlerde duruyor.
İnsanlar oluyor etrafta çeşitli yarıçaplarda. Seviyorsun bunları, seviliyorsun bunlar tarafından. Ama asıl olan başka bir şey ya, ondan bahsediyorum. Korku yaratıyor hani. Kaybetmekten korktuğum birkaç şey oldu, var; ama beni kaybedebilecek olup da kaybetmekten korkan kimsem olmadı. Sıkıntı yok yani. Gitsem, giderim.
Ne duruyorum o zaman? Durmuyorum aslında. Zemin hazırlıyorum. Uzun vadeli bir plan. (Gitmek anlık bir karar olmak zorunda değil, fazla televizyon izliyorsunuz) Giderek küçüleceğim. Ufak ufak, alışa alışa, alıştıra alıştıra. Bilmiyorum belki de hakikaten ellimde gidebilecek küçüklüğe ulaşırım. Gerçi sanmıyorum yahu. Plan fena değil zira, o kadar sürüncemede kalmaz.
O sıralarda hala blog yazıyor olur muyum, yoksa bu küçülmenin bir parçası mı olur bilmiyorum (facebook olacak mesela, planladım bunu da) ama giderken son yazıyı yazacağım, Can Koçak deyimiyle “gereksiz şov”umu yazacağım buraya. Sonra puf! Tay tay.
2 Mayıs 2010 Pazar
Sen
Giderek umarsızlaşıyorsun. Bilemiyorsun. Bilmiyorsun. Canın bir şeyler çekiyor ama adını koyamıyorsun. Huzur mu bulmak istiyorsun? Rahatlamak mı istiyorsun? Kendini bilmek mi istiyorsun? Doğru yoldasın. Doğru yolda mısın? Bilmiyorsun.
Günün birinde gelir biri diye; günün birinde pes edersin diye. Pes etmeye hazır mısın? Kimin umrunda! Pes edecek misin? Bilmiyorsun. Neyi biliyorsun ki? Hani bilgeydin sen? Hani çömüştün her şeyi? Heni bilgeydin, olgundun ya...
Hayır, sen olgunlaşmadan yaşlandın. Kimseyi suçlama. Tek suçlu kendinsin. Bekleyemedin, sabredemedin. Yaşaman gerekeni yaşamadan geçtin gittin. İhtiyacın olmadığını düşündün. Yanıldın. Yanıldın mı? Bilmiyorsun.
Nereye gideceksin, neden gideceksin biliyorsun; ama düşünüyorsun, daha n'aptın ki? Ne hakkında şüphe etmeyeceğin cümleler kurabiliyorsun ki? Neden eminsin? Eminsen, neden eminsin? Bilmiyorsun; ama yine de işe yarıyor. Makine çalışıyor. Makineymişsin. Öyle diyorar. Öyle demeleri işine geliyor. Öyle misin? Bilmiyorsun.
Peki şimdi n'apacaksın? Nereye gittiğini bildiğin, neden gittiğini bildiğin ama yine de bilmediğin yollardasın. Sürekli birilerini eve bırakıyorsun. Hayatında hiçbir dostluk, hiç bir aşk kalıcı değil. Senin evin nerede? Evin, senin nerede olduğunu biliyor mu? O senin evinde, kanepende oturup bir kadeh ucuz şarap mı içiyor şu an? Bilmiyorsun.
Senin yaşamaya hakkın var mı? Ne yaptın ki? Her şeyi yaptın ama ne yaptın? Hiçbir şey? N'aptın? Bilmiyorsun. Sen kendine neler yaptınığını biliyorsun. Biliyor musun? Umurunda mı?
Hayatında hiçbir şeyin kalıcı olmadığını biliyorsun. Herkesten özür diliyorsun. Günün birinde onların olmayacğaını biliyorsun. Bu yüzden hayatını bir araya toplamaya çalışıyorsun; ama daha çok gençsin? Yaşlı mısın? Öyle diyorlar. Peki. O zaman şimdiden hoşçakalın.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Fena şekilde rüzgara benziyorsun
Günün son saatleri. Hava hiç de can sıkacak bir halde değil. Huzur yok yine de. Rahatsızlık da yok. Son saatlerin serin, sarışın rüzgarları var. Bilmediğim dilde bir tango çalıyor. Duyabiliyorum, hoşuma gidiyor.
Küçük adımlarla geliyorsun. Zarifliğin bana adını bile unutturabilir. Bunu bilmeni istiyorum. Tango sana kur yapıyor. Bir sigara yakıyorsun, sigaran seni öpüyor, dumanla sevişiyorsun. Oturduğun sandalye senin için orada, baktığın uzaklar üzerine göre yapılmış. Koca gezegen sana ayak uyduruyor. Her şey senin için varmış gibi hissediyorum.
Ellerin tangonun ritmiyle oyalanıyor. Yavaşça havayı deliyorsun. Parmakların suya atılmış pürüzsüz taşlar gibi. Dokunduğun yerlerde küçük, kusursuz dalgalar oluşturuyorsun. Dalgalar büyüyüp yüzüme çarpıyor. Kendime gelemiyorum.
İşaret parmağımı elindeki sigaraya doğrultuyorum. Sonra yavaşça parmaklarına, bileğine, dirseğine, göğüslerine, beline, üst üste attığın bacaklarına, narin ayak bileklerine. Havaya seni çiziyorum. Siluetin kendini göstermek istiyor. Işığın önünde duruyor. Varlığın değil yokluğun acıtıyor.
Çok acayip iki rüya gördüm
Normalde hiç görmem, ya da doğru dürüst hatırlayamam; ama bu seferkiler bir değişikti. Böyle töbeestağfurullah bi halleri vardı.
Bir otobüsteyim, benimle birlikte genelde yaşlı insanlar var. otobüsü jandarma, polis gibi bir şey kimlik sormak için kenara çekiyor. Datça'ya otobüsle giderken yapıyorlar kimi zaman bunu asker kaçakları için. O yüzden orasıyla ilintilendirdim mekanı falan. İlk önce benim kimliğime bakmıyorlar, ben otobüste kalıyorum; 5-10 insanı indirip diziyorlar tek sıra yan yana. Ben de mal gibi o tarafa bakan camdan kabak gibi görülecek şekilde elimde ehliyet duruyorum. Aşşağıda, sinemadaki yeni rakı reklamında oynayan adam duruyor. Komiser falan herhalde. Krem takım mavi gömlek. Fedon kadar da bronz ama böyle, parlıyor. "Şunu da alın" gibisinden bir işaret çakıyor, biri gelip alıyor beni. Ehliyeti gösteriyorum amcaya, "Bunun samimiyeti yok" falan gibi bir şey söylüyor ( Nelereolüyür?). Ben direk ateşli asi adama bağlıyorum. Hakaret etmeden, saygı çerçevesinde ama biraz da aciz bir ses tonuyla sayıyorum falan bir şeyler diyorum. Beni sıranın en başına koyuyorlar. Yanımda devasa bir polis var, çömelmiş bana bakıyor. Ama saçları bir acayip. Böyle yılbaşı süsleri olur ya, iki elinle açınca küçük altıgenler oluşturarak genişlerler falan. O desende bir saçı var adamın yer yer kel. Adama "Abi sizin göreviniz bizim güvenliğimizi sağlamak değil mi, niye bize kötü davranıyorsunuz?" diyorum. Önümde duran rakıcı amca "E hepiniz helenistsiniz be oğlum" diyor. (LAN?!) "Beyefendi solcuyum ben, helenizimle ne alakası var" falan diye adamın üstüne yürüyorum. Yılbaşı süslü saçlı dev polis beni geri çekiyor. Boğuşurken "Benim babam da 78 kuşağından" diyorum gereksizce. Sonra babam geliyor. Saçlar simsiyah daha hiç ağırmamış, toplamamış da saçları böyle Darth Vader misali duruyor saçlar. Bir de şu kaşlardan birleşen gözlüklerden takmış, elinde de smoothie, frappe tadında bir şey var. Adamlar gülüyorlar falan babama. Babam gülüyor. Ben yolluyorum babamı, bağırıyorum falan adama.
Sonra aynı yer olduğunu tahmin ettiğim avlu gibi bir boşluğa bakan 2-3 katlı bir apartman dairesindeyim. Gece olmuş. İçeride parti gibi bir şey var. Ayşegül çok sarhoş, "Ağzımda çok garip bir tat var, bir türlü geçmiyor" diye dolanıyor. "Belki yararı olur" diyorum, vuruyorum ağzının ortalık yerine bir tane. Arkasında Orçun "Ta Daaaa" gibi bir efektle kollarını açıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Dışarıda sokak lambaları yanıyor ama gökyüzü bir hayli karanlık. Yukarıda böyle göktaşı gibi bir şey görüyorum ama düzgün hareket ediyor. İnsanlar da fark ediyor bir anda o avluya bakan pencerelerde insanlar avlunun kenarlarında insanlar... Sonra uydu gibi bir şey uçarak geliyor o göktaşımsı şeye bir şekilde ışın mışın bir ayak ateş ediyor. Göktaşı gibi şey geliyor küt diye avlunun ortasına düşüyor. Göktaşı sandığımız şey de başka bir uyduymuş. (Uydu dediğim de, bildiğin iri bir çanak anten. İlk uydu da çanak anten, kendi toplayıcı yerinden ateş ediyor sanırım.) Sonra bir anda bir rabarba bir panik. Pijamalı bir amca düşen antene sarılıyor "Bheniym!" diye bağırıyor. Aşşağı iniyorum. Biri dedemi aramak için sokağa çıkıyor. Ben de dedemi aramak için çıkıyorum. Herkes koşuşturuyor.
Gördüm bunları. Evet. Oldu bu.
Bir otobüsteyim, benimle birlikte genelde yaşlı insanlar var. otobüsü jandarma, polis gibi bir şey kimlik sormak için kenara çekiyor. Datça'ya otobüsle giderken yapıyorlar kimi zaman bunu asker kaçakları için. O yüzden orasıyla ilintilendirdim mekanı falan. İlk önce benim kimliğime bakmıyorlar, ben otobüste kalıyorum; 5-10 insanı indirip diziyorlar tek sıra yan yana. Ben de mal gibi o tarafa bakan camdan kabak gibi görülecek şekilde elimde ehliyet duruyorum. Aşşağıda, sinemadaki yeni rakı reklamında oynayan adam duruyor. Komiser falan herhalde. Krem takım mavi gömlek. Fedon kadar da bronz ama böyle, parlıyor. "Şunu da alın" gibisinden bir işaret çakıyor, biri gelip alıyor beni. Ehliyeti gösteriyorum amcaya, "Bunun samimiyeti yok" falan gibi bir şey söylüyor ( Nelereolüyür?). Ben direk ateşli asi adama bağlıyorum. Hakaret etmeden, saygı çerçevesinde ama biraz da aciz bir ses tonuyla sayıyorum falan bir şeyler diyorum. Beni sıranın en başına koyuyorlar. Yanımda devasa bir polis var, çömelmiş bana bakıyor. Ama saçları bir acayip. Böyle yılbaşı süsleri olur ya, iki elinle açınca küçük altıgenler oluşturarak genişlerler falan. O desende bir saçı var adamın yer yer kel. Adama "Abi sizin göreviniz bizim güvenliğimizi sağlamak değil mi, niye bize kötü davranıyorsunuz?" diyorum. Önümde duran rakıcı amca "E hepiniz helenistsiniz be oğlum" diyor. (LAN?!) "Beyefendi solcuyum ben, helenizimle ne alakası var" falan diye adamın üstüne yürüyorum. Yılbaşı süslü saçlı dev polis beni geri çekiyor. Boğuşurken "Benim babam da 78 kuşağından" diyorum gereksizce. Sonra babam geliyor. Saçlar simsiyah daha hiç ağırmamış, toplamamış da saçları böyle Darth Vader misali duruyor saçlar. Bir de şu kaşlardan birleşen gözlüklerden takmış, elinde de smoothie, frappe tadında bir şey var. Adamlar gülüyorlar falan babama. Babam gülüyor. Ben yolluyorum babamı, bağırıyorum falan adama.
Sonra aynı yer olduğunu tahmin ettiğim avlu gibi bir boşluğa bakan 2-3 katlı bir apartman dairesindeyim. Gece olmuş. İçeride parti gibi bir şey var. Ayşegül çok sarhoş, "Ağzımda çok garip bir tat var, bir türlü geçmiyor" diye dolanıyor. "Belki yararı olur" diyorum, vuruyorum ağzının ortalık yerine bir tane. Arkasında Orçun "Ta Daaaa" gibi bir efektle kollarını açıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Dışarıda sokak lambaları yanıyor ama gökyüzü bir hayli karanlık. Yukarıda böyle göktaşı gibi bir şey görüyorum ama düzgün hareket ediyor. İnsanlar da fark ediyor bir anda o avluya bakan pencerelerde insanlar avlunun kenarlarında insanlar... Sonra uydu gibi bir şey uçarak geliyor o göktaşımsı şeye bir şekilde ışın mışın bir ayak ateş ediyor. Göktaşı gibi şey geliyor küt diye avlunun ortasına düşüyor. Göktaşı sandığımız şey de başka bir uyduymuş. (Uydu dediğim de, bildiğin iri bir çanak anten. İlk uydu da çanak anten, kendi toplayıcı yerinden ateş ediyor sanırım.) Sonra bir anda bir rabarba bir panik. Pijamalı bir amca düşen antene sarılıyor "Bheniym!" diye bağırıyor. Aşşağı iniyorum. Biri dedemi aramak için sokağa çıkıyor. Ben de dedemi aramak için çıkıyorum. Herkes koşuşturuyor.
Gördüm bunları. Evet. Oldu bu.
30 Nisan 2010 Cuma
The End of an Era ya da Bye Bye Salon
Bu gün itibari ile Ceren-Çopur-Orçun-Ben şeklinde girdiğimiz "haydi şu çocuklara bir oyun çıkaralım da aylardır verdikleri emek boşa gitmesin" çabasından vazgeçmiş ve tiyatroyu (bir kez daha, son kez (umarım)) bırakmış bulunuyoruz.
Çeşitli sebeplerimiz var. Olmaz mı? Tabi ki var. Hem nasıl var. Böyle kocaman kocaman.
Zaten salonu da yıkıyorlar. Bugün yalnızken salonla konuştum falan çok acayip.
Neden sevdiğimi farkettim salonu. Asla kıyamayacağım kadar güzel olmadı. O yüzden hep oradaydım.
Hoşçakal. 6-7 senemi s.ktin. Bu yüzden seni çok sevdim.
Çeşitli sebeplerimiz var. Olmaz mı? Tabi ki var. Hem nasıl var. Böyle kocaman kocaman.
Zaten salonu da yıkıyorlar. Bugün yalnızken salonla konuştum falan çok acayip.
Neden sevdiğimi farkettim salonu. Asla kıyamayacağım kadar güzel olmadı. O yüzden hep oradaydım.
Hoşçakal. 6-7 senemi s.ktin. Bu yüzden seni çok sevdim.
22 Nisan 2010 Perşembe
İçim Çürümüş
edepsizsin bir hayli
yeni yeni keşfediyorsun
aranıyorsun hep
bulabilirsen bulanıyorsun
bulamazsan sonun kötü olur
apaçık güneysin
tenin değil belki ama
ruhun esmer orası kesin
ısırıyormuşsun, öyle dedin
kanatıyormuşsun da
hoşuma gitmedi
dinleyenin vardır elbet
konuşanın var mı muallak
belli ki diyecek çok sözün var
belki hiç yok, sadece diyesin var
garipsin ama havada asılı duranlardan değil
korkmadım ama aşık da olmadım
gelir miyim bilmem yanına
bu sefer bir değişiklik olsun
hem benim yerim belli
en kötü nereye gideceğimi biliyorsun
yeni yeni keşfediyorsun
aranıyorsun hep
bulabilirsen bulanıyorsun
bulamazsan sonun kötü olur
apaçık güneysin
tenin değil belki ama
ruhun esmer orası kesin
ısırıyormuşsun, öyle dedin
kanatıyormuşsun da
hoşuma gitmedi
dinleyenin vardır elbet
konuşanın var mı muallak
belli ki diyecek çok sözün var
belki hiç yok, sadece diyesin var
garipsin ama havada asılı duranlardan değil
korkmadım ama aşık da olmadım
gelir miyim bilmem yanına
bu sefer bir değişiklik olsun
hem benim yerim belli
en kötü nereye gideceğimi biliyorsun
19 Nisan 2010 Pazartesi
İçimdeki yaşlıyı bir kenara bırakıp, bir yazı yazdım.
Söz mü dinlemek lazımdı? Ya da sadece televizyonda gördüklerime inansam belki de her şey bir çok açıdan daha güzel olurdu. Kolay mesela. Ama kendini suçlamadığın bir kolaylık. Çünkü zoru bilmiyorsun.
Bu farkındalık daha ne kadar aklı başında insanların ağzına s.çacak? Ne yaşadığının, nereye gittiğinin farkında olunca mala dönmek zorunda mısın illa. Gerçek anlamlarını bildiğin şeylerden tiksinmek ya da mutlak bir tevazu ve olgunlukla onları kabullenip tolere etmekten mi ibaret yaşam? Değil, tabi ki bir köşede hep kendini kandırmak var, görmezden gelmek. E ama oldu mu şimdi böyle?
-E çocuk olmuş mu?
..işte.
Bu farkındalık daha ne kadar aklı başında insanların ağzına s.çacak? Ne yaşadığının, nereye gittiğinin farkında olunca mala dönmek zorunda mısın illa. Gerçek anlamlarını bildiğin şeylerden tiksinmek ya da mutlak bir tevazu ve olgunlukla onları kabullenip tolere etmekten mi ibaret yaşam? Değil, tabi ki bir köşede hep kendini kandırmak var, görmezden gelmek. E ama oldu mu şimdi böyle?
-E çocuk olmuş mu?
..işte.
Hava Durumu
Pencereden dışarı bakınca çok net bir şey görüyorum. Şu hava evde sevgiliyle yaşlıcılık oynama havasıdır. Bilimum huzur, mutluluk falan. Bir de müzik de uygun olunca sakin hissetmeye, gaza gelmemek zor oluyor.
Gerçi geçen gün de mor bir uçan balon görmüştüm pencereden. Çıktım terasa fotoğrafını çekmek için, çektim bir iki tane ama güzel olmadı.
Gerçi geçen gün de mor bir uçan balon görmüştüm pencereden. Çıktım terasa fotoğrafını çekmek için, çektim bir iki tane ama güzel olmadı.
15 Nisan 2010 Perşembe
The Enemy
You are, you decide
You demand, you control
Within you yet, without you it's nothing
Yet, it's not you
At all
Take a look at the walls
They're all closing down on you
The enemy is yelling as if it is you
But it's not you
You fear
Fear me
(şarkı sözü bu)
You demand, you control
Within you yet, without you it's nothing
Yet, it's not you
At all
Take a look at the walls
They're all closing down on you
The enemy is yelling as if it is you
But it's not you
You fear
Fear me
(şarkı sözü bu)
12 Nisan 2010 Pazartesi
Orada Olmayan Adam
Fazla dolunca, bomboş kalınıyor bazen. Bir şeyler yer değişitiriyor. Yerini başka şeylere bırakıyor. Oysa o sırada tek istenilen şey doldur boşalt yapmadan olabilmek oluyor. Uyumak mesela.
Fiziksel olarak bir yerde olmak yetmiyor. Her şey, herkes daha fazlasını istiyor. Daha fazlasını veremeyince kızdığım herkesten bu noktada özür diliyorum.
I'm not there.
I do not sleep.
Fiziksel olarak bir yerde olmak yetmiyor. Her şey, herkes daha fazlasını istiyor. Daha fazlasını veremeyince kızdığım herkesten bu noktada özür diliyorum.
I'm not there.
I do not sleep.
7 Nisan 2010 Çarşamba
"Veda Etmek Üzerine" isimli yazıdan "hepimiz ölücez, hadi gidin sevgililerinizden ayrılın" anlamını çıkaran A.Orçun Can için
"...
Dr: Yaşamayı sevmek, ölümü düşünmekle olur.
Met: Nasıl düşüneyim, bilmiyorum.
Dr: Kendinle kal biraz.
Met: Kalamam, korkuyorum kendimden.
Dr: Elini alnına koy.
Met: Koyamam, yorulurum.
..."
(Bi'şey yap Met! / A.Nesin)
Dr: Yaşamayı sevmek, ölümü düşünmekle olur.
Met: Nasıl düşüneyim, bilmiyorum.
Dr: Kendinle kal biraz.
Met: Kalamam, korkuyorum kendimden.
Dr: Elini alnına koy.
Met: Koyamam, yorulurum.
..."
(Bi'şey yap Met! / A.Nesin)
23 Mart 2010 Salı
Yok-Var
Mantığı yok. Düzeni var. Suçu var, suçlusu, işleyeni, işleyemeyeni var. Oyunun kuralları var. Oyuncuların kuralları var. Bir kullanma klavuzu yok, aslında kimsenin suçu da yok. Ama suç var, suç orada duruyor.
Belirli bir hızı var, çok yavaşı, çok hızlısı, erkeni, geçi var. Tam zamanı var. Sırası ve yeri var. Hiç sırası olmadığı yerler, zamanlar var.
Kırılanın gittiği, kıranın durduğu bir yer var. Bilindiği zaman susulan, bilinmeyip yine de sorulamayan bazı şeyler var. Kurallara uydukça açılan kapılar, oynadıkça bozulan oyuncaklar var.
Anlamlandırılamayan, yine de söylenilen sözler, tutmaya kalp kırılan sözler, söylemeye yemin edip yutulan, bile bile tükürülmeyen sözler var.
Nasıl sevileceği öğrenilmesi gereken yalnızlıklar var. Durup beklenilmesi gereken durumlar var, çünkü karşı tarafın da bir hamle hakkı var; ama belki oyundan hiç haberi yok.
Uydurulan geçmişler, bilinmesi gereken gerçekler var. Olması gereken yerde olmayan şeyler için dilenen özürler ve bir de kalp kırmamak için dilenen özürler var. Aslında aralarında çok bir fark yok, ama muhtemelen karşıdaki için bu yok farkın bir önemi var.
Ustaca kesilen yerden tekrar başlatılan konuşmalar, usturayla kesilmiş gibi acıtan yaralardan sızan iltihap var. Görmezden gelinmesi gereken rahatsızlıklar ve bir de yapay güven duygusu var.
Ne olursa olsun, yaşanmaya çalışılan bir şeyler var ve kurallara uymayıp da oynayabileceğin güzel bir oyun yok.
Bu böyle. Bazen var, bazen yok.
Belirli bir hızı var, çok yavaşı, çok hızlısı, erkeni, geçi var. Tam zamanı var. Sırası ve yeri var. Hiç sırası olmadığı yerler, zamanlar var.
Kırılanın gittiği, kıranın durduğu bir yer var. Bilindiği zaman susulan, bilinmeyip yine de sorulamayan bazı şeyler var. Kurallara uydukça açılan kapılar, oynadıkça bozulan oyuncaklar var.
Anlamlandırılamayan, yine de söylenilen sözler, tutmaya kalp kırılan sözler, söylemeye yemin edip yutulan, bile bile tükürülmeyen sözler var.
Nasıl sevileceği öğrenilmesi gereken yalnızlıklar var. Durup beklenilmesi gereken durumlar var, çünkü karşı tarafın da bir hamle hakkı var; ama belki oyundan hiç haberi yok.
Uydurulan geçmişler, bilinmesi gereken gerçekler var. Olması gereken yerde olmayan şeyler için dilenen özürler ve bir de kalp kırmamak için dilenen özürler var. Aslında aralarında çok bir fark yok, ama muhtemelen karşıdaki için bu yok farkın bir önemi var.
Ustaca kesilen yerden tekrar başlatılan konuşmalar, usturayla kesilmiş gibi acıtan yaralardan sızan iltihap var. Görmezden gelinmesi gereken rahatsızlıklar ve bir de yapay güven duygusu var.
Ne olursa olsun, yaşanmaya çalışılan bir şeyler var ve kurallara uymayıp da oynayabileceğin güzel bir oyun yok.
Bu böyle. Bazen var, bazen yok.
19 Mart 2010 Cuma
Kaan Sezyum
Eşi ölmüştü.
Bir yazı yazmış... garip. Ölümle barışmışlık falan tamam da... Başkalarının ölümüyle barışmak?
Üzüldüm yahu.
Bir yazı yazmış... garip. Ölümle barışmışlık falan tamam da... Başkalarının ölümüyle barışmak?
Üzüldüm yahu.
18 Mart 2010 Perşembe
Yours For Granted - Rocky Swing Project
ROCKY SWING PROJECT -Yours For Granted- Music clip from Sinan UÇKAN on Vimeo.
Çopur'un projeleri ve yorulan biz zavallı arkadaşları.
eheh
şaka şaka
16 Mart 2010 Salı
Anlamamı Beklememeniz Gereken İnsanlar
O gün belki yağmur yağabilirdi. Öyle hissetmiştim. Yine de daha önceden planladığım gibi dışarı çıkmak gelmişti içimden. Neden bilmiyorum. Sağlam programlar yapıp, önceden çizdiğine körü köürne uyan biri değilimdir. Ufak terslikler caymak için yeterli nedenlerdir benim için.
Çocukken otobüsü kaçırmak, okula gitmemek için son derece yeterliydi ya da iki takım için eşit sayıda adam bulamamak futbol oynamamak için. Her zaman böyle olmuşumdur.
Televizyonun karşısından kalktım ve yatak odama gittim. Dolabımı açıp bir t-shirt seçtim. Askılıkta asılı olan siyah gömleğime uzandım. Çektim, gelmedi. Gömleğin yaka düğmelerinden biri askıya takılmıştı. Dolabı kapattım.
Dün gece sandalyenin üstüne bıraktığım kotumu ve başucu çekmecemden çıkardığım bir çift çorabı alıp giydim. Banyoya gittim. Diş fırçamı alıp üzerine diş macunu sıktım. Fıraçyı tam ağzıma götürürken elimden kaydı ve yere düştü. Diş fırçasını yerden alıp yıkadım ve yerine koydum. Bir parça tuvalet kağıdıyla yeri sildim ve kağıdı çöpe attım.
Banyodan çıkıp, girişte duran askılıktan paltomu aldım. Ceplerini yokladım. Dün aldığım sigara ve çakmak yerli yerinde duruyordu. Paltomu giydim ve ayakkabılıktan botlarımı aldım. Ayağıma geçirip sıkıca bağladım. Anahtarlarımı alıp, kapıyı arkamdan kapattım. Üst deliği iki kez kilitledikten sonra anahtarımı alt deliğe yerleştirdim. Anahtar ikinci turu atarken sıkıştı. Ters yönde çeyrek tur döndürüp, anahtarı çıkardım.
İki kat merdiveni inip, dışarı çıktım. Paltomun iç cebinden sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Paketten bir sigara alıp ağzıma koydum. Peketi yerine koydum ve sol elimi hafif esen rüzgara karşı siper ederek, çakmağı çaktım. Yanmadı. Sol iç cebimden paketi çıkarıp, sigarayı boş bıraktığı yere geri soktum. Paketi ve çakmağı sol iç cebime attım.
Gitmeyi kararlaştırdığım parka doğru yola koyuldum. Parktaki onca bank arasında oturmayı çok sevdiğim bir bbank vardı. Manzarasını çok seviyordum. Oraya vardığımda o bankta yaşlı bir adam oturuyordu. Eve geri dönmeye karar verdim.
Parka gelirken karşıdan karşıya geçtiğim yolu bu kez diğer taraftan geçmek için yeşil ışığın yanmasını bekliyordum. Karşı kaldırımda ellili yaşlarında bir adam elinde çantası bekliyordu. Genç bir kadın adama doğru yürüdü ve bir kaç adım uzağında durup, çantasından bir silah çıkardı. Ateş etti. Adam sendeleyip, yanındaki trafik ışığının direğine yaslandı. Kadın durdu ve bir el daha ateş etti. Adam dengesini kaybedip yere düştü. Sağ eli göğsüde, sol elinden destek alarak yerde oturuyordu. Kadın bir kez daha ateş etti. Bu kez adamı başından vurdu. Adam yere yığıldı. Kadın silahını çantasına geri koyup, geldiği yöne doğru kaçmaya başladı. İnsanlar adamın başına üşüştüler. Bir anda burnumda bir ıslaklık hisettim. Yukarı baktım. Yağmur başlamıştı. Eve döndüm.
Çocukken otobüsü kaçırmak, okula gitmemek için son derece yeterliydi ya da iki takım için eşit sayıda adam bulamamak futbol oynamamak için. Her zaman böyle olmuşumdur.
Televizyonun karşısından kalktım ve yatak odama gittim. Dolabımı açıp bir t-shirt seçtim. Askılıkta asılı olan siyah gömleğime uzandım. Çektim, gelmedi. Gömleğin yaka düğmelerinden biri askıya takılmıştı. Dolabı kapattım.
Dün gece sandalyenin üstüne bıraktığım kotumu ve başucu çekmecemden çıkardığım bir çift çorabı alıp giydim. Banyoya gittim. Diş fırçamı alıp üzerine diş macunu sıktım. Fıraçyı tam ağzıma götürürken elimden kaydı ve yere düştü. Diş fırçasını yerden alıp yıkadım ve yerine koydum. Bir parça tuvalet kağıdıyla yeri sildim ve kağıdı çöpe attım.
Banyodan çıkıp, girişte duran askılıktan paltomu aldım. Ceplerini yokladım. Dün aldığım sigara ve çakmak yerli yerinde duruyordu. Paltomu giydim ve ayakkabılıktan botlarımı aldım. Ayağıma geçirip sıkıca bağladım. Anahtarlarımı alıp, kapıyı arkamdan kapattım. Üst deliği iki kez kilitledikten sonra anahtarımı alt deliğe yerleştirdim. Anahtar ikinci turu atarken sıkıştı. Ters yönde çeyrek tur döndürüp, anahtarı çıkardım.
İki kat merdiveni inip, dışarı çıktım. Paltomun iç cebinden sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Paketten bir sigara alıp ağzıma koydum. Peketi yerine koydum ve sol elimi hafif esen rüzgara karşı siper ederek, çakmağı çaktım. Yanmadı. Sol iç cebimden paketi çıkarıp, sigarayı boş bıraktığı yere geri soktum. Paketi ve çakmağı sol iç cebime attım.
Gitmeyi kararlaştırdığım parka doğru yola koyuldum. Parktaki onca bank arasında oturmayı çok sevdiğim bir bbank vardı. Manzarasını çok seviyordum. Oraya vardığımda o bankta yaşlı bir adam oturuyordu. Eve geri dönmeye karar verdim.
Parka gelirken karşıdan karşıya geçtiğim yolu bu kez diğer taraftan geçmek için yeşil ışığın yanmasını bekliyordum. Karşı kaldırımda ellili yaşlarında bir adam elinde çantası bekliyordu. Genç bir kadın adama doğru yürüdü ve bir kaç adım uzağında durup, çantasından bir silah çıkardı. Ateş etti. Adam sendeleyip, yanındaki trafik ışığının direğine yaslandı. Kadın durdu ve bir el daha ateş etti. Adam dengesini kaybedip yere düştü. Sağ eli göğsüde, sol elinden destek alarak yerde oturuyordu. Kadın bir kez daha ateş etti. Bu kez adamı başından vurdu. Adam yere yığıldı. Kadın silahını çantasına geri koyup, geldiği yöne doğru kaçmaya başladı. İnsanlar adamın başına üşüştüler. Bir anda burnumda bir ıslaklık hisettim. Yukarı baktım. Yağmur başlamıştı. Eve döndüm.
15 Mart 2010 Pazartesi
Sustum
Hiç öyle kolay susmaya niyetim yoktu. Biliyordum da gerçi. Herkesin vardır ya öyle büyük kırmızı düğmeleri, hani çileden çıkartır, gözünü kan bürür önünü göremezsin. Bu pek öyle değildi.
Ardından konuşturan, yazdıran şeyler aslında sıyrıkların içi boş gümbürtüsü oluyor. Ağzının ortalık yerine vurulmuş gibi hissettiren şeyler hakkında öyle edebiyat yapmıyorsun pek. Oyuncak etmeye kıyamıyorsun ya da oynamak hiç de eğlenceli olmuyor, bir de kan içinde kalıyorsun ki hiç hoş değil.
Sen hep bile bile bana oynayamayacağım oyuncaklar verdin. Benden daha zekiydin ya kendin de biliyorsun; oyuncak ettirmedin kendini bana. Megaloman bir adama haklısın dedirttiriyorsan, orada bir şeyler ya çok büyük ya da çok yanlış olmalı. Bu sefer ben mi haklıydım ne?
Ardından konuşturan, yazdıran şeyler aslında sıyrıkların içi boş gümbürtüsü oluyor. Ağzının ortalık yerine vurulmuş gibi hissettiren şeyler hakkında öyle edebiyat yapmıyorsun pek. Oyuncak etmeye kıyamıyorsun ya da oynamak hiç de eğlenceli olmuyor, bir de kan içinde kalıyorsun ki hiç hoş değil.
Sen hep bile bile bana oynayamayacağım oyuncaklar verdin. Benden daha zekiydin ya kendin de biliyorsun; oyuncak ettirmedin kendini bana. Megaloman bir adama haklısın dedirttiriyorsan, orada bir şeyler ya çok büyük ya da çok yanlış olmalı. Bu sefer ben mi haklıydım ne?
Odamdan Bildiriyorum ya da Ben Hala Ses Mühendisiyim
Bir iki gün önce, şu anda çalışmakta olduğum Mars Yapım'da "Ben Kendimi Tanıtsam" isimli daha evvelden burada çıtlatılan şarkının mix ve mastering ini tamamlamış bulunuyorum. Uğur Memiş ve Atalay Ant'ın desteğiyle oldu tabi bunlar. Nereden baksan ProTools HD bir sistem kullandım. Yüzbin lirası var...
Şimdi sıra, "Yer Çekimi"nin ses tasarımına uğraşmaya geldi. Başladım biraz. Fekat sesler adamı çıldırtacak kadar kötü. Dinlerken insan kendini kazan dairesinde çalışıyormuş gibi hissediyor. Başka bir deyişle bu iş benim g.tümden kan alacağa benziyor.
Evet.
Alacak.
Şimdi sıra, "Yer Çekimi"nin ses tasarımına uğraşmaya geldi. Başladım biraz. Fekat sesler adamı çıldırtacak kadar kötü. Dinlerken insan kendini kazan dairesinde çalışıyormuş gibi hissediyor. Başka bir deyişle bu iş benim g.tümden kan alacağa benziyor.
Evet.
Alacak.
7 Mart 2010 Pazar
bazen iyi şeyler de oluyor
çizdiği geleceğe yakınlaşınca insan bir umutlanır ya. öyle bir haldeydim.
ne bileyim... güzel bir şeyler olacak sanırım.
ne bileyim... güzel bir şeyler olacak sanırım.
27 Şubat 2010 Cumartesi
Meşguliyet
Meşguliyet güzel bir şey. Gerçekten. Hiçbir şey yapmamanın verdiği o gerizekalı rahat rahatsızlıkla kıyaslandığında gerçekten meşgul olmak akıl kârı bir durum. Şalteri indirip, uğraşmak istediğin için uğraşmak zorunda olduğun şeylerin içine gömülüyorsun, gece yatağa yorgun yatıp, mutlu uyuyorsun…
Zaten özgürlüğün abartıldığını düşünüyorum. Bir de genel tanımı yanlış bence.
Zaten özgürlüğün abartıldığını düşünüyorum. Bir de genel tanımı yanlış bence.
25 Şubat 2010 Perşembe
Bugün bunlar oldu
Bugün itibari ile, A.Orçun Can'ın yazıp, Can Koçak'ın yönettiği "Yer Çekimi" filminin müziğine başlamış ve vokaller hariç kaba taslak misxdown u almış bulunuyorum. Kullanılan şarkının sözleri de Orçun'un bir şiirinden, Can da bestelemiş. İşin hammaliyesi bana kaldı, düzenlemeler, edit, mix falan... gerçi benim işim bu.
ancak yoruldum, beynim başım yandı. Objektif olabilmek için bir kaç gün dinlemeyeceğim sanırım şarkıyı.
bir ara da vokaller alınacak ...
of...fekat keyifli lan, seviyorum yani.
evet.
ancak yoruldum, beynim başım yandı. Objektif olabilmek için bir kaç gün dinlemeyeceğim sanırım şarkıyı.
bir ara da vokaller alınacak ...
of...fekat keyifli lan, seviyorum yani.
evet.
23 Şubat 2010 Salı
I watched the beauties, watched the fire and the fire burn the beauty in their eyes
Eskiden sorun arıyordum. Çözmeye, keşfetmeye değer birini arıyordum. Hem belki o da beni çözerdi falan filan.
Sonra büyüdüm.
Sonra büyüdüm.
18 Şubat 2010 Perşembe
17 Şubat 2010 Çarşamba
Öhöm.
Kılıç kuşandı gökyüzü
Üstüne üstüne haykırdı yalanları
Bir gayri meşru için bitirmedi
Silmedi üzerinden, emip atmadı pis kanı
Gün battı, bacaklarını belimden ayrıdı
Ölüm gibi irkilmen de yetmedi
Tutarsızlığım da kurtarmadı bu sefer
Çıplak ayaklarından çıkan ince deri sesi
Huyunu suyunu bildiğim
Keskin acılardan sıyrıldı günün önünde durdu
Omuzlarından akıp giden elbisendi ilk önce beni sana getiren
Sonrası da yoktu zaten
Üstüne üstüne haykırdı yalanları
Bir gayri meşru için bitirmedi
Silmedi üzerinden, emip atmadı pis kanı
Gün battı, bacaklarını belimden ayrıdı
Ölüm gibi irkilmen de yetmedi
Tutarsızlığım da kurtarmadı bu sefer
Çıplak ayaklarından çıkan ince deri sesi
Huyunu suyunu bildiğim
Keskin acılardan sıyrıldı günün önünde durdu
Omuzlarından akıp giden elbisendi ilk önce beni sana getiren
Sonrası da yoktu zaten
15 Şubat 2010 Pazartesi
14 Şubat 2010 Pazar
faynıl kauntdavn
saymak lazım. saymaya en başından başlamasan da bir şeylerin başından başlamak lazım. nitelik nicelik diye tartamadığın şeylerin içinde kaybolmadan saymak lazım. başkalarını tanımak için değil, kendini bilmek için de değil sadece geçen şeyin geçtiğini ya da senin oradan geçtiğini - her neyse - farketmek ve hatırlamak için saymak lazım.
değil mi?
ne bileyim.
big mouth strikes again
değil mi?
ne bileyim.
big mouth strikes again
13 Şubat 2010 Cumartesi
Fazladan
gel deyince gelirsen bir gün
yüzümü arayıp bulamazsın
sen ki gidenlerden en kalanısın
yol sormaya fazla zarif
dilenmeye fazla aptalsın
asiller gibi sövülesi
sokaklar kadar dingin
yuvan olsun istedim
bekledim, sormadın bile
ne deseydim?
farkını dilime dolayıp
hiçbir şey söylemedim
ellerini sevemedin bir türlü
güzel insan olmayı bildin
kendini unuttun
varını yoğunu piçlere savurdun
yokları saymaya gelseydin üzülmezdim
varlardan yüksündün
karar da veremedin
parmaklarında boya
bıçaksırtı çizgilere giriştin
renk de kattın ama incindin be kadın
fazla sürüklemesin rüzgar seni
bulutlarımı öldürdün
bir yere gidemezsin
yüzümü arayıp bulamazsın
sen ki gidenlerden en kalanısın
yol sormaya fazla zarif
dilenmeye fazla aptalsın
asiller gibi sövülesi
sokaklar kadar dingin
yuvan olsun istedim
bekledim, sormadın bile
ne deseydim?
farkını dilime dolayıp
hiçbir şey söylemedim
ellerini sevemedin bir türlü
güzel insan olmayı bildin
kendini unuttun
varını yoğunu piçlere savurdun
yokları saymaya gelseydin üzülmezdim
varlardan yüksündün
karar da veremedin
parmaklarında boya
bıçaksırtı çizgilere giriştin
renk de kattın ama incindin be kadın
fazla sürüklemesin rüzgar seni
bulutlarımı öldürdün
bir yere gidemezsin
12 Şubat 2010 Cuma
"Uyıyıcam"
Yaklaşık bir senedir kötü uyanıyorum. Adam gibi yaşamıyormuşum gibi hissettiriyor. Ben eskiden sabahları seviyordum yahu. “S.kicem yeter artık ulan!” dedim ve sorgulamaya başladım. Muhtemel nedenler buldum:
- Çok sigara içiyorum, dolayısıyla birileri gece mamağı ağzıma boşaltmışcasına uyanıyorum. Ağzımdaki o boktan tadın nedeni bu olsa gerek diye karar verdim. Fekat sonradan düşündüm, az sigara içtiğimde de öyle oluyor, yine bir şey değişmiyor. Belki bir süreç meselesidir. “Bıraktıktan şu kadar zaman sonra geçen bir şey” gibi… belki de sigarayla zerre alakası yoktur, o zaman birinin gelip gece ağzıma s.çması falan (litırıli) makul bir ihtimal haline geliyor.
- Sırtım, belim, boynum ağrıyor sabahları. Nasıl yatıyorum gerçekten anlamıyorum. Yastıktandır lan bence falan deyip gidip ortopedik yastık almıştım kendime yazın, bir halta yaramadı. Kambur duruyorum, belki onun verdiği genel bir sıkıntıdır.
- Adam gibi yorulmuyorum. Bu tiyatroyu bırakmamla ilintili sanırım. Yani o sene 3 farklı işte çalışmanın tek zararı okula bir sene ara vermemdi aslında, az uyuyordum tabi; 4-5 saati geçtiği nadirdir ama acayip dinç kalkıyordum. Gün içinde çok yorulmak beraberinde “yastığa beş kala uyuyakalmayı” (heh heh babannemin laflarını seviyorum) geitiryor. Ne fiziksel ne de zihinsel olarak o kadar yoramıyorum artık kendimi. Yorasım gelmiyor. Yorulmayınca da uyumak için çok ciddi çaba sarf ediyorum. O da sanırım bokum gibi uyumama neden oluyor. Ota boka uyanıyorum zira.
Bunlar fiziksel nedenler, bilumum “giyılti kanşıns” sal nedenler de etkili olabiliyor zaman zaman, peki iyi bir insan değilim neticede. Bilmiyorum ne bok yicem ama günün birinde taş gibi uyursam buraya yazıp tüm dünyaya, yaşamaya değer bir şey bulduğumu söylerim. Zira aşk falan çok fos çıktı son birkaç yılda, uyku işe yarayabilir.
10 Şubat 2010 Çarşamba
Ben lisede bir şeyler yazmışım III
Gece saat 11 di ve ben oradaydım. Elimi sağ cebime attım, bir paket sigarayı buruşmuş sertliğiyle elimde hissettim ve çıkardım. Paketi açtım, içinden ters duran yarısını daha önceden içtiğim sigarayı çıkardım. Ağzıma götürdüm. Kurumuş ıslaklığıyla nikotini çekmiş olan izmarit dudağımı yaktı. Aldırmadım, alışıktım. İlk defa yarım bir sigara içiyordum ama alışıktım. Ay yarısı hala inşaat altında olan bir binanın arkasında saklanıyordu. Çok beceriksizceydi bu çaba. Parıl parıl parlıyordu aslında. Ne bulut vardı ne güneş. Gece vardiyasındaki palavracı bir bekçi gibi öylece duruyordu orada. Elimle ceplerimi yokladım. Ateşim yoktu. Gece saat 11 di ve ateşim yoktu. Etrafıma baktım, her gün rayların arasından kaçıp giden kediler bu gün rayların üstünde yürüyorlardı. Kediler iğrenç bir hiyerarşi içinde sırayla düm düz yürüyorlardı. Kedilere ateş sormak için yanlarına yaklaştım. O basit sinir bozucu derecede işlevsel olan düzeni bozdum ve hepsi kaçtı. Gece saat 11 di ve düzen bozmuştum. Üzüldüm. Kedilerde besbelli ateş vardı. Yoksa nasıl öyle yangın gibi tütüyorlardı? Kedilerde kesinlikle ateş vardı. Arkamı döndüm orada duruyordu. Kahverengi takım üstüne keçe gibi uzaktan görünce bile kaşındıran siyah bir palto giymişti. Endamlı onun için doğru kelime değildi. Hastalıklı ve ahlaksız bir zarafetti ondaki. Keldi. Düpedüz keldi. Siyah fötr şapkasının kenarından saçları görünüyordu ama keldi işte, düpedüz keldi. Bana doğru yaklaştı. Masa başında para kazanıp hayat kaybedenlerin hep yürüdüğü şekilde, hafif kambur, bıkmış ama memnun, paytak paytak, düm düz yürüdü. Kafası kendisinden daha da kamburdu. Sürekli bir adım ötesini görmek istermişçesine dik bir açıyla ayaklarının ucuna bakıyordu. Bana birkaç metre yaklaşmıştı ki başını kaldırdı. Aşağıdan yukarıya yavaşça ürkerek ve kararsız. Başını kaldırırken ayaktan başa beni süzüyormuş gibi geldi. İrkildim. Dudağım yandı. Aldırmadım, alışıktım. Gözleri göz hizama geldiğinde hafiften öne eğildi. O kadar basit bir kamburluğu vardı ki öne eğilirken sırtını düzleştirmeye çalıştığı için adamın başının yerden yüksekliği değişmedi bile. Sağ elini şapkasına götürdü, tam kıvrımından yakalamıştı ki bir an eli titredi. Tereddüt etti. Ama adete içgüdüsel bir hareketle eli şapkasını yakaladı ve kaldırdı. Evet, adam keldi. Düpedüz keldi. Biliyordum. Korkakça ağzını açtı ve hafifçe soğuktan ilk önce çatlayıp sonra birbirine yapışan dudaklarını yaladı. Bunu yaparken gözleri yine yerde kendi özsaygısını arıyordu. Ağzını tekrar açtı. “iyi akşamlar” dedi. O kadar içten söyledi ki gerçekten de iyi olmalıydı akşam. “saatiniz var mı acaba?”. Sağ kolumdan paltomu sıyırdım. Saate baktım. Saat adama benziyordu. Kambur, bezmiş, sahibine teslim ve çalışkan, ölene kadar çalışkan. Adama baktım. Bu sefer kararlıca bana bakıyordu. İlginçti. Adam beklide saati öğrenemezse başı biraz daha eğilecek ve gözleri artık attığı adımların arkasına bakmaya başlayacaktı. Umutluydu ama son umuduydu sanki.Ağzımdan çıkacak doğru ya da yanlış bir yanıt adamın hayatını etkileyecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Kapıldım dediysem o kadar da değil. Sadece bir an sarstı bu düşünce beni. Gece saat 11 di ve sarsılmıştım. Saati söylemek büyük bir sorumluluk oluvermişti. Saat adam için asıl önemli olan zamana hizmet etmiyordu orada. Gözlerimi adamdan ayırmadan etrafıma baktım. Burası bir tren istasyonuydu ve ben bir ahmaktım. Muhtemelen bir sonraki trene ne kadar kaldığını öğrenmeye çalışıyordu adam. Gerçekten de bir tren istasyonunda olduğumu umarak adama dikkatlice baktım. “saat 11’i 1 geçiyor.” dedim. Adamın gözleri parıldadı. Sırtı bile dikleşir gibi oldu. Kafasını istemsizce hafif hafif aşağı yukarı sallarken “sağ olun” dedi. Sağ olmalıydım. Bu sorumluluğu taşıyamazdım, sağ olmalıydım. Adam yavaşça ve küçük adımlarla arkasını dönüyordu. Sağ elim onu yakalamak istercesine arkasından hafifçe sekti. Bir anda “ pardon” deyiverdim. Neden özür diliyordum? Ne yapmıştım? Sadece adama seslenmek için bile bir özür kelimesi kullanmıştım. Garipsedim. Adam bana doğru dönmeye başlamıştı. Bir an önce bir konu, bir soru, her hangi bir şey bulmalıydım. Bu kadar umutsuz bir adamı nedensiz yere yolundan alı koyamazdım. Tam o sırada adam “buyurun” dedi. Donakalamadan, ağzım açıldı. Beynim bu kez çabuk davranamamıştı. Yavaş çekimde konuşanların sesi kalın duyulur ya hani, kendi sesimi öyle duyacağımı tahmin ediyordum. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ama nasıl söyleyeceğim hakkında şüphelerim vardı. Şüphelerim yasalara dönüşseydi eğer diye düşünürken ağzımdan “ ateşiniz var mı ?” çıktı. Ne demiştim ben? Böyle bir şeyi o adamdan nasıl isteyebilmiştim. Bir kediden az daha isteyeceğim bir şeyi şimdi bu zavallı yaratıktan nasıl istemiştim? Kendime kızdım. Çok kızdım. Adam “ maalesef yok” dedi. “kedilere sordunuz mu?”. Gece saat 11’i 1 geçiyordu ve adam kedilerle konuşuyordu. |
Ben lisede bir şeyler yazmışım II
Biz onunla film izlerdik. O uyurdu ben izlerdim… Ama onu izlerdim. Daha eğlenceli olurdu. Birkaç dakika sora televizyonu kapatır ve onu uyandırırdım.”Film bitti, hadi sefil olma burada yatağa yat” derdim. O “ Öyle mi?” der, duraklardı. “O adama ne oluyor sonunda?” derdi. Ben ona yalan söylerdim, o gülümserdi. Yatağa giderken dönüp “Gelmiyor musun sen?” derdi. Ben “ yok sen uyu, ben bir film daha izleyeceğim” diye yalan söylerdim. Çünkü yine aynı filmi izlerdim. O uyurdu ve ben gider yine onu izlerdim.O film bitmek bilmezdi, çünkü öğretmemiştim ona bitmeyi ve bitmeyecekti de. Şimdi karşımda küçücük yazılar hızla akıyorlar. Aklıma o geliyor ve ben uyuyorum. |
Ben lisede bir şeyler yazmışım I
sadece avuçlarındaki çizgiler kalana kadar beyninde, savaşacaksın. didineceksin, uğraşacaksın, düşürecekler kalkıp ayağa tekrar koşacaksın. daha iyi bi eğitim için, daha iyi bi iş için, daha fazla para kazanabilmek için, çocuklarını daha iyi okullara gönderebilmek için... sistem hayvanının üstünde dolaşan küçük bir sivri sinek olacaksın. küçük olacaksın ama mide bulandıracaksın. hayallerin somutlardan soyutlara dönecek sen yaşlandıkça beklentilerin azalacak ama sen daha azıyla yetinmeyi öğrendiğin için değil, hedeflerini küçülttüğün için olacak. sonra öleceksin. arkana bakmadan gideceksin ve özleyeceksin. o büyük sanrının karşısına gelme zamanında sen korkmayacaksın. onlar yanacak ya da uçacaklar. sen onun karşısına geçip, "yoksun sen!" diyeceksin. yok olacak. insan kendi yarattığı herşeyi yıkabilir. bunu unutmayacaksın. yaşayacaksın ve kaybedeceksin. kurallara uyacaksın. |
"...çünkü ben ses mühendisiyim."
Aşşağıdaki şarkı sözü bestelenip, elden (ve evden) geldiğince kaydedilip mixlendi. Serra Avsever e de fiçuring artist olduğu için teşekkür bir borç bilinerek 3 günlüğüne izmirde evine misafir olundu.
isteyene şarkıyı değişik şekillerde ulaştırabilen bir yapıya sahibim. zaten topu topu 9 kişi olduğunuz için hepinize göndermek çok sorun teşkil etmeyecektir.
isteyene şarkıyı değişik şekillerde ulaştırabilen bir yapıya sahibim. zaten topu topu 9 kişi olduğunuz için hepinize göndermek çok sorun teşkil etmeyecektir.
5 Şubat 2010 Cuma
Kör
Küs durur yağmurlarında
Son sözü kalmış uzaklarda
Bir yerlerde
Yaslı bir akşamüstünde
Bin yılın pis gölgesinde
Bir yerlerde
“Bak” dedim, “ellerim”
“Altından düşlerim”
Bir kısa öykü için
Bir gözüm, bir bedenim
Yanlışlarla bir olduğum
Onlarca güzel kördüğüm
Şimdi bende tek gördüğün
Bir bedenim, bir gözüm
Anla
Bak bana
Kör olmaya niyet ettim
Güzel sesler biriktirdim
Anla
Bak bana
Bir oyun daha bitirdim
Bir çizik daha ekledim ve bittim
Hem çıkmadık yokuş da
Kalmamıştı bu dünyada
Anla
Çok geciktim
Çok geciktim
(Şarkı sözü bu)
photo: blindfolded by "lasthaven" : http://lasthaven.deviantart.com/art/blindfolded-140811173
3 Şubat 2010 Çarşamba
"Little Man Comes When Anything Goes" : Punk Geçmişimin Hatırlatması
Bu yazıyı 4-5 senelik, ortaokulun ortasında başlayan ve lise son civarı biten "punk" lık dönemime adıyorum, zira başlık da The Offspring - Kick Him When He's Down dan.
70 lerde başlayıp 90 larda "Hardcore Punk" 2000 lerde de "üzücü" bir şekilde "Emotional Hardcore Punk" ( ya da emo) haline gelen bir müzik türü bu. neyse ki müzik piyasası o sıralarda bu diyarlara 10 sene sonra geliyordu ve emo olmadan punk olabildim. kaykay falan da yapıyordum, evet.
Bir şeyler yazmak için oturmama rağmen sadece video koymanın daha makul olabileceğine karar verdim, o yüzden alın size bir kaç örnekte "ergen Onur":

NOFX Franco Un-Amercian
Lek | MySpace Video
70 lerde başlayıp 90 larda "Hardcore Punk" 2000 lerde de "üzücü" bir şekilde "Emotional Hardcore Punk" ( ya da emo) haline gelen bir müzik türü bu. neyse ki müzik piyasası o sıralarda bu diyarlara 10 sene sonra geliyordu ve emo olmadan punk olabildim. kaykay falan da yapıyordum, evet.
Bir şeyler yazmak için oturmama rağmen sadece video koymanın daha makul olabileceğine karar verdim, o yüzden alın size bir kaç örnekte "ergen Onur":
NOFX Franco Un-Amercian
Lek | MySpace Video
1 Şubat 2010 Pazartesi
31 Ocak 2010 Pazar
"Oha yazarım ki ben bunu"
Bugün mantıksızca kuvvetli bir rüzgara maruz kaldım.
Az daha uçuyordum. enteresan olabilirdi. Gerçi nereden baksan 65 kiloyum, rüzgar için biraz sıkıntılı bir durum.
Neyse, beni bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturtan konu bizzat rüzagarın kendisi.
Süper bir şey lan. Esiyor falan, iyi hissettiriyor. Resmen istiklalin ortasında kollarımı falan açtım böyle mal gibi. Garip garip bakan insanları falan da hiç s.klemedim, farkettim ki gülümsüyorum. Hoşuma gitti. Hıncal Uluç-Haşmet Babaoğlu ikilisinin mutasyona uğramış reenkarnasyonu gibi hissettim kendimi. "Küçük şeylerden zevk alma" mevzu. "Oha yazarım ki ben bunu" dedim, yazdım.
Az daha uçuyordum. enteresan olabilirdi. Gerçi nereden baksan 65 kiloyum, rüzgar için biraz sıkıntılı bir durum.
Neyse, beni bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturtan konu bizzat rüzagarın kendisi.
Süper bir şey lan. Esiyor falan, iyi hissettiriyor. Resmen istiklalin ortasında kollarımı falan açtım böyle mal gibi. Garip garip bakan insanları falan da hiç s.klemedim, farkettim ki gülümsüyorum. Hoşuma gitti. Hıncal Uluç-Haşmet Babaoğlu ikilisinin mutasyona uğramış reenkarnasyonu gibi hissettim kendimi. "Küçük şeylerden zevk alma" mevzu. "Oha yazarım ki ben bunu" dedim, yazdım.
27 Ocak 2010 Çarşamba
Yolcu
Son yolcunun sonu
Kötü bir şaka mı olmuş?
Kin gütmeden, incinmeden
O son boş evden de kovulmuş
Hançeri elinde saklı
Orada avlanmak yasaktı
Çekti gitti, çok hafifti
Ardında bir düş bıraktı
…Ama bazen gitmek iyidir
Gün kadar ayan beyan
Dünya omzunda sallanan
“yaşam” dedi “uzun bir yol”
“yol” dedi “beni bekliyor”
Kış olur, bahar olur
O yolcu bir gün yorulur
Unutmadan, affetmeden
Bir başına yok olur
…Ama bazen gitmek iyidir
Paslı, ucuz bir elveda
Bıraktı tüm kalanlara
Umut ya da mutluluk
Yokmuş o uzaklarda
…Ama bazen gitmek iyidir
(şarkı sözü bu)
Kötü bir şaka mı olmuş?
Kin gütmeden, incinmeden
O son boş evden de kovulmuş
Hançeri elinde saklı
Orada avlanmak yasaktı
Çekti gitti, çok hafifti
Ardında bir düş bıraktı
…Ama bazen gitmek iyidir
Gün kadar ayan beyan
Dünya omzunda sallanan
“yaşam” dedi “uzun bir yol”
“yol” dedi “beni bekliyor”
Kış olur, bahar olur
O yolcu bir gün yorulur
Unutmadan, affetmeden
Bir başına yok olur
…Ama bazen gitmek iyidir
Paslı, ucuz bir elveda
Bıraktı tüm kalanlara
Umut ya da mutluluk
Yokmuş o uzaklarda
…Ama bazen gitmek iyidir
(şarkı sözü bu)
24 Ocak 2010 Pazar
Bugün bir şey oldu
"yanlarım ağrıyor." bu cümleyi hakkını vererek kullandım bu da yaşlandığımın resmidir bence.
22 Ocak 2010 Cuma
Tüh
En başında daha büyük dertlerin oluyor, çok sorun etmiyorsun. Atlatmak için işin detayına bakmıyorsun. Sonradan geliyor bütün o daha zor kısım. E artık sempati sınırlarını da zorlamaya başlıyorsun arkadaşlarının, lafını etmiyorsun o yüzden. Başkası için terkedilmek gerçekten koyuyor ama suçlamıyorsun, kızmıyorsun. Sadece… tüh.
21 Ocak 2010 Perşembe
Fakettim
Daha önceden tahimn ettiğim şeyin bugün tam olarak farkına vardım.
"I would make a damn good father"
"I would make a damn good father"
20 Ocak 2010 Çarşamba
Her Neyse
-Dünyadaki en büyük sır ne?
-Belki de cevap çok basittir.
Belki de dünyadaki en büyük sır hiç bir sır olmadığıdır.
Belki de her şey dışarıdan göründüğü gibidir.
Ama hayır, tabi ki sırlar var.
Tabi ki paylaşılmaması gereken gerçekler mevcut.
Burada ki asıl soru şu, ne kadarına ihtiyacın var?
-Yetecek kadarına.
-Ne demek yetecek kadarına? Neye yetecek, kime yetecek kadarına?
Sınırlarını böyle mi belirliyorsun? Yetinerek mi?
"Sıfır" ve ya hiç de kimilerine yetebilir, kimilerineyse dünyalar az gelebilir.
...İhtiyaç dediğim için mi böyle konuşuyorsun?
Ama haklı olabilirsin.
İhtiyacı yeterlilikle karşılamak anlaşılabilir, ...belki.
Sorumu değiştireyim öyleyse; ne kadarını istiyorsun?
-Bilmiyorum, tamam mı, bilmiyorum.
Ulaşmadığım bir sınır hakkında nasıl konuşmamanı bekliyorsun.
Ne kadar, bilmiyorum.
Oraya varana kadar da bilmiyeceğim.
-Yapma ama, her şeyi tecrübe ederek öğrenmiyorun değil mi?
-Başkalarının nasihatlarından bahsetme bana!
-Sana başkalarından bahseden oldu mu? Aptallaşma.
Ben senden bahsediyorum.
Ne yapacağını bilmediği zaman bile, bir şeyler yapmayı başarabilen şeyden bahsediyorum.
İnsan olmayı kolay mı sanıyorsun sen?
Anlaşılan öyle.
Bir de bilge olmak istiyorsun.
Bilmek istiyorsun.
O halde hiç bir şey bilmiyorsun.
-Belki de bilmiyorum, evet bilmiyorum n'olmuş yani?
-O zaman ne kadarına ihtiyacın olduğunu biliyorsun. Gerçeğe ne kadar uzaksan o kadar tutarlı bir gerçek olgun vardır.
-Ne kadar az biliyorsam, şüphelerim o kadar gerçek.
-Ne kadar az biliyorsan, şüphelerin o kadar gerçek.
-Yarın yine gelecek misin?
-Şüphe mi ediyorsun?
-Seni tanımıyorum.
-Üzgünüm, şüphelerin kadar gerçek değilim.
-Ne demeye çalışıyorsun.
-Yarın görüşürüz.
-Umarım.
-Çok geç.
-Ne demek çok geç?
-Hoşçakal.
-Gidersen, her şeyi öğrenirim.
-Bunu yapamazsın.
-Elbette yaparım. Yemin ederim ki yaparım.
-Üzgünüm, o kadar şüpheci değilsin.
-Yarın gelip gelmeyeceğinden şüphe ettim ama!
-Hayır, etmedin. Yarın gelmeyeceğimi biliyorsun.
-Lanet olsun.
-Hoşçakal.
-Her neyse.
-Belki de cevap çok basittir.
Belki de dünyadaki en büyük sır hiç bir sır olmadığıdır.
Belki de her şey dışarıdan göründüğü gibidir.
Ama hayır, tabi ki sırlar var.
Tabi ki paylaşılmaması gereken gerçekler mevcut.
Burada ki asıl soru şu, ne kadarına ihtiyacın var?
-Yetecek kadarına.
-Ne demek yetecek kadarına? Neye yetecek, kime yetecek kadarına?
Sınırlarını böyle mi belirliyorsun? Yetinerek mi?
"Sıfır" ve ya hiç de kimilerine yetebilir, kimilerineyse dünyalar az gelebilir.
...İhtiyaç dediğim için mi böyle konuşuyorsun?
Ama haklı olabilirsin.
İhtiyacı yeterlilikle karşılamak anlaşılabilir, ...belki.
Sorumu değiştireyim öyleyse; ne kadarını istiyorsun?
-Bilmiyorum, tamam mı, bilmiyorum.
Ulaşmadığım bir sınır hakkında nasıl konuşmamanı bekliyorsun.
Ne kadar, bilmiyorum.
Oraya varana kadar da bilmiyeceğim.
-Yapma ama, her şeyi tecrübe ederek öğrenmiyorun değil mi?
-Başkalarının nasihatlarından bahsetme bana!
-Sana başkalarından bahseden oldu mu? Aptallaşma.
Ben senden bahsediyorum.
Ne yapacağını bilmediği zaman bile, bir şeyler yapmayı başarabilen şeyden bahsediyorum.
İnsan olmayı kolay mı sanıyorsun sen?
Anlaşılan öyle.
Bir de bilge olmak istiyorsun.
Bilmek istiyorsun.
O halde hiç bir şey bilmiyorsun.
-Belki de bilmiyorum, evet bilmiyorum n'olmuş yani?
-O zaman ne kadarına ihtiyacın olduğunu biliyorsun. Gerçeğe ne kadar uzaksan o kadar tutarlı bir gerçek olgun vardır.
-Ne kadar az biliyorsam, şüphelerim o kadar gerçek.
-Ne kadar az biliyorsan, şüphelerin o kadar gerçek.
-Yarın yine gelecek misin?
-Şüphe mi ediyorsun?
-Seni tanımıyorum.
-Üzgünüm, şüphelerin kadar gerçek değilim.
-Ne demeye çalışıyorsun.
-Yarın görüşürüz.
-Umarım.
-Çok geç.
-Ne demek çok geç?
-Hoşçakal.
-Gidersen, her şeyi öğrenirim.
-Bunu yapamazsın.
-Elbette yaparım. Yemin ederim ki yaparım.
-Üzgünüm, o kadar şüpheci değilsin.
-Yarın gelip gelmeyeceğinden şüphe ettim ama!
-Hayır, etmedin. Yarın gelmeyeceğimi biliyorsun.
-Lanet olsun.
-Hoşçakal.
-Her neyse.
17 Ocak 2010 Pazar
Yakın Geleceğimin Matematiği
20 yaşındayım, sene hesabı yaparsak 17 gündür 21 deyip Amerika ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yasal reşitlik sınırını asmışçasına sevinebilme ihtimalim de yok değil. Basit: 2010-1989=21.Planlarıma göre okulu bitirmeme 1.5 sene yani 3 dönem kaldı. Eğer yaz okulu tolerans sınırları dışına çıkmazsam 1 sene gecikmeli olarak, 2011 bahar döneminin sonunda üniversiteden mezun oluyorum. Bu da basit: 2011-2006=5.
Yükseklisans için SAE yi tercih ediyorum (beyazlarım ilk günkü kadar beyaz kalacak), 1 sene İstanbul, şansım yaver giderse 1 sene de Londra. Yani temelde "akademik eğitim" sürecim bitiyor. O sırada da nereden baksan 24 yaşında oluyorum : 2011+1+1=2013, 2013-1989=24
Bir de daha uzun ve yalnızca 4 işlemden oluşmayan 119-120-206-209-210-311 derslerinde gereksizce delicesine gördüğüm ve yarım yamalak öğrendiğim matematiği kullanarak yaptığım bir işlem var. Buraya yazamayacağım kadar uzun ve fazla "karanlık ibranice" ama sonuç olarak gerekli hesaplamaları yaptım, bir yerlerde yetinmeye değer bir aşkın binary code daki karşılığı 1. teorik olarak. (ve hayır tanrıdan bahsetmiyorum, teorik olarak)
16 Ocak 2010 Cumartesi
Sherlock Holmes'ü izledikten sonra laflar hazırladım
Bugün büyük umutlarla Guy Ritchie’nin çektiği Sherlock Holmes’ü izlemeye gittik arkadaşlarla. Çeşitli laflar hazırladım filmi izlerken.
Guy Ritchie, çektiği hepsi birbirine benzeyen ve hepsi benzer avsımlıklarda bir çok filmiyle benim kalbimin en derinlerindeki “über süper yönetmen koltuğu”na oturmayı pek güzel başarmıştı. Hala da orada oturuyor. Hazırladığım laflar onu tahtından indirmeye yönelik değil bu bağlamda.
Senaryo, görüntü, kurgu, müzik, oyunculuklar ve anlatım olarak belirli bir çizgisi vardır Guy Ritchie’nin. İzleyince “aha da bu Guy Ritchie” dedirtiren şeylerdir bu çizgiler. Bu filmde pek yoktu desek yeridir. Hollywood destekli bir film olması mıdır, dönem filmi olması mıdır, blokbastır diye çekilmesinden midir yoksa adam yalnızca yeni bir şeyler mi denemek istemiştir tam olarak henüz karar vermiş değilim. Ama sorarım size;
Bir yönetmen yarattığı ekolün dışına çıkmasına rağmen onu sevmek aşk değil de nedir?
Bu noktada Tim Burton’ı sevmediğimi belirtip, içinizdeki küçük şirin duygusal gotik emo kızları kızdırma amacı taşımayı doğru buldum. Bu deneysel ve amaçsız bir cümle oldu ama.
Guy Ritchie, çektiği hepsi birbirine benzeyen ve hepsi benzer avsımlıklarda bir çok filmiyle benim kalbimin en derinlerindeki “über süper yönetmen koltuğu”na oturmayı pek güzel başarmıştı. Hala da orada oturuyor. Hazırladığım laflar onu tahtından indirmeye yönelik değil bu bağlamda.
Senaryo, görüntü, kurgu, müzik, oyunculuklar ve anlatım olarak belirli bir çizgisi vardır Guy Ritchie’nin. İzleyince “aha da bu Guy Ritchie” dedirtiren şeylerdir bu çizgiler. Bu filmde pek yoktu desek yeridir. Hollywood destekli bir film olması mıdır, dönem filmi olması mıdır, blokbastır diye çekilmesinden midir yoksa adam yalnızca yeni bir şeyler mi denemek istemiştir tam olarak henüz karar vermiş değilim. Ama sorarım size;Bir yönetmen yarattığı ekolün dışına çıkmasına rağmen onu sevmek aşk değil de nedir?
Bu noktada Tim Burton’ı sevmediğimi belirtip, içinizdeki küçük şirin duygusal gotik emo kızları kızdırma amacı taşımayı doğru buldum. Bu deneysel ve amaçsız bir cümle oldu ama.
15 Ocak 2010 Cuma
Reckoner
Zaman zaman hatırlamak güzel oluyor. Hepsini alıp götüremeyeceğini bilmek güzel oluyor. Seçmek zorunda kalmadan seçmek, bilmek zorunda kalmadan öğrenmek güzel oluyor. Eni konu hesaplamak, önünü görmek güzel oluyor. Hata payı bırakmayı bilmek, hata olacağını bilmek ve sorun etmemek güzel oluyor. Ne olacağını tam olarak bilmeden, ne olacağını umursamadan merak etmek güzel oluyor. Buna rağmen hesaplamak güzel oluyor. Emin olmadan, tahmin etmeden görmeye çalışmak başka şeyler gösteriyor, güzel oluyor. Bundan sonra reckoner oluyorum ve bunu tüm insanlığa adıyorum, güzel oluyor.
9 Ocak 2010 Cumartesi
Le Vent Nous Portera
Oyuncu Marie Trintigant ve Bertrand Cantat, Noir Désir’in solisti. Muhteşem ikili tadında olmalıydı.
Marie ilk filminde oynadığında henüz 4 yaşındaydı. Annesi ve babası gibi oyuncu olmak istiyordu. 8 yaşındayken küçük kardeşi Pauline öldü. Marie uzun süre konuşmadı.
1 Ağustos 2003. Bazıları Bertrand’ın din ve kafirlik üzerine bir tartışma sonucu sinirlendiğini söylüyorlar, bazıları Marie’nin eski kocasından gelen bir mesaj yüzünden olduğunu. 11 Ekim 2003’te Bertrand’ın evini yaktılar.
Başına tam 19 kez vurdu. 7 saat sonra hastaneye kaldırdılar. Komadaydı. 8 yıl hapse mahkum oldu, 13 Ekim 2007 de şartlı tahliye oldu.
Marie ilk filminde oynadığında henüz 4 yaşındaydı. Annesi ve babası gibi oyuncu olmak istiyordu. 8 yaşındayken küçük kardeşi Pauline öldü. Marie uzun süre konuşmadı. Bertrand ilk konserinde seyircilerin arasına atladı. Beyin travması geçirmişti. 16 yaşındaydı. The Doors dinliyordu. Sonraları onu Jim Morrison’a benzetenler de oldu.
Marie, Colette hakkında bir filmde oynayacaktı. Litvanya'daydı. 41 yaşındaydı. Bertrand da onunla birlikte gitmişti. 39 yaşındaydı.
Marie’yi Paris’e gömdüler. Bertrand 45 yaşında. Marie hala 41 ya da her neyse. Noir Désir’den hala ses soluk yok. Marie, Bertrand’a 18 ay dayanmıştı. Bertrand bu şarkıyı onu öldürmeden 2 yıl önce yazmıştı.
Je n'ai pas peur de la route
Faudrait voir, faut qu'on y goûte
Des méandres au creux des reins
Et tout ira bien là
Le vent nous portera
Ton message à la Grande Ourse
Et la trajectoire de la course
Un instantané de velours
Même s'il ne sert à rien va
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
La caresse et la mitraille
Et cette plaie qui nous tiraille
Le palais des autres jours
D'hier et demain
Le vent les portera
Génetique en bandouillère
Des chromosomes dans l'atmosphère
Des taxis pour les galaxies
Et mon tapis volant dis ?
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
Ce parfum de nos années mortes
Ce qui peut frapper à ta porte
Infinité de destins
On en pose un et qu'est-ce qu'on en retient?
Le vent l'emportera
Pendant que la marée monte
Et que chacun refait ses comptes
J'emmène au creux de mon ombre
Des poussières de toi
Le vent les portera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
Faudrait voir, faut qu'on y goûte
Des méandres au creux des reins
Et tout ira bien là
Le vent nous portera
Ton message à la Grande Ourse
Et la trajectoire de la course
Un instantané de velours
Même s'il ne sert à rien va
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
La caresse et la mitraille
Et cette plaie qui nous tiraille
Le palais des autres jours
D'hier et demain
Le vent les portera
Génetique en bandouillère
Des chromosomes dans l'atmosphère
Des taxis pour les galaxies
Et mon tapis volant dis ?
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
Ce parfum de nos années mortes
Ce qui peut frapper à ta porte
Infinité de destins
On en pose un et qu'est-ce qu'on en retient?
Le vent l'emportera
Pendant que la marée monte
Et que chacun refait ses comptes
J'emmène au creux de mon ombre
Des poussières de toi
Le vent les portera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera
8 Ocak 2010 Cuma
Bir Gün Uyandığında Anlatamıyordu
Bir gün uyandığında anlatamıyordu. Büyük yatağında gözlerini açtı, boş beyaz pürüzsüz tavana baktı. Mor saten çarşafları buruşmuş, yatağının kenarlarından çekiştirilip alınmıştı. Başını sakince sağa doğru çevirdi. Uyanmayı planladığı zamana 25 dakika vardı. Doğruldu, anlamaya çalıştı, düşündü. Anlayamıyordu, bu pek sık olmazdı. Birdenbire yaşamına yön veren tüm yetileri elinden alınmış, belini bağladı tüm övünçleri uçup gitmişti ve bütün o kibir elinde patlamıştı. Kendini diğerlerinden farklılaştıran, yücelten, yaşamaya devam ettiren o yükseklik farkı bir anda silinmişti. Yatağının tam karşısındaki devasa televizyona baktı. Siyah mat camdan yansıyordu. Eskiden olsa gördüğü şeye bakıp keyiflenebilirdi. Kimi zaman daha fazlasını yapmak bile geçmişti aklından. Ama bugün farklıydı. Bundan sonra farklıydı. Artık “ben ve diğer küçük insanlar” diye başlayamayacaktı, diğerlerini dinlermiş gibi yaparken içinden attığı tiratlara. Lanetlendiğini düşündü. Sıradanlığa lanetlenmişti, evet bu olmalıydı. Kendine çarpana kadar es geçtiği, umursamadığı bir Tanrı onu Olimpos’tan atmıştı. Varlığını ve yüceliğini tüm insanlığa kanıtlamak için ona meydan okumuştu ve kazanmıştı. Nasıl olabilirdi, nasıl yenilebilirdi? Nefesi kesildi. Ellerini yatağa bastırıp hafifçe öne doğru eğildi. Bir neden aradı. Bulamadı ama aklına gelen ilk şey onu biraz rahatlattı. Yataktan kalkıp banyoya gitti. Zaten onu ancak bir Tanrı alt edebilirdi.
39 yaşında bekar bir adamdı. Hiçbir kadının onu dünyanın geri kalanından saklamaya cesaret edemediğini düşünüyordu, gerçi hiçbir kadına kutsallığına el sürdürecek kadar yakınlaşmamıştı. Sorun değildi, yalnızca sekse ihtiyacı vardı – ki bunu kabul etmek onun için büyük bir adımdı - onu da edinmekte çok sıkıntı çekmiyordu. Ellerini lavabonun kenarlarına koydu. Lavabo sade, beyaz seramikten bir kayık şeklindeydi. Cam bir dolabın üstünde narin ve asil bir şekilde sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu. Evinin geri kalanı hakkında isabetli bir tahmin yapmak için banyosuna bakmak yeterliydi. Evini tasarlamaya banyosundan başlamıştı. Evi, özellikle banyosu, yalnız kalıp mükemmelliğini takdir edebildiği bir yerdi. Evinin dışındaki yerlerde bir parça eğreti hissediyordu kendini. Boktan pirinç bir sigara tabakasına sokuşturulmaya çalışılan bir Havana purosu gibi, bu yüzden 3 metrelik kapılarla dolu büyük ve yüksek tavanlı bir evde oturuyordu.
Başını kaldırdı. Karşısında ayna vardı. Bir süre baktı. İnsanları yalnızca yüzlerine bakıp, sıradanlıklarını açık, berrak ve sıkıcı bir şekilde görülebilen fazla abartılmış sığ yaratıklar olarak görüyordu. Aynadaki yaratığa baktı. Analiz etmeyi düşündü. Rahatlıkla gördüğü tüm o basitliği kendine anlatabilir miydi? Ellerinden güç alarak kendini geriye itti, soğuk siyah granitten karolarla kaplanmış duvara yapıştı. Yere çöktü. Sanki birileri o an gelip tüm kemiklerini çekip almıştı. Siyah, saten pijamaları duvardan kayarken ensesine kadar çekilmişti. Kafası, siyah ve parlak bir deliğin içinden çıkmaya çalışan koca bir bebek gibi görünüyordu. Bedeninin geri kalanıysa öylece yığılmıştı.
Derin, derin nefes alıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kocaman olmuştu. Hep geriye yatırdığı yağlı, siyah saçları alnına ve gözlerinin önüne dökülüyordu. Ağzı ve burnu pijamasının yakasından, satenin içinden hava yakalamaya çalışıyordu. Yer yer ağarmış top sakalı ve yanaklarındaki bir gecelik kirli sakal o nefes aldıkça satene sürtünüp hışırdıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı düşündü. Saçma olurdu bu. Kendisindeki bu değişikliği fark edebilmek için o olmaya gerek yoktu. Herhangi biri, sıradan biri bu farkı anlayabilirdi. Bildiği anlamdaki hayatının bittiğini düşündü. Sakinleşmeye ve mantıklı düşünmeye çalıştı. Duş almalıydı. Bir an evvel ayağa kalkıp duşa girmeliydi. Duş almak onun için günlük bir arınma ritüeliydi. Dünyanın geri kalanındaki pislikten arınmak ve yine kendi saf mükemmelliğine geri dönmek için her gün eve gelir gelmez duş alırdı. Bu kez planda bir değişiklik olacaktı. Çünkü bu kez kirlendiği yer dış dünya değil, kendi uykusu ve düşleriydi.
Gözleri dosdoğru karşısındaki cam dolaba bakıyordu. Başka bir yere bakmaya cesaret edemiyormuş gibi oraya sabitlenmişti. Dolabın içi rahatlıkla görülebiliyordu. Üst rafta düzgünce istiflenmiş hepsi birbirinin aynı beyaz havlular ve yıllardır kullandığı parfümün en büyük şişesi duruyordu. Alt rafta 6 şişe şampuan, 6 şişe duş jeli, 6 şişe tıraş köpüğü,– hepsi aynı marka - ve 2 kutu kondom duruyordu. Hepsi kusursuz bir şekilde dolaba oturuyordu, sanki dolap onlar için yapılmıştı. Gözlerini başka bir şeye çevirmeden bacaklarını kasmaya çalıştı. Zorlukla dizlerini kırdı. Bedeni itaatsizlik etmiyordu belki ama ayak diriyordu, orada kalmak istiyordu. Avuçlarını pürüzsüz granit duvara dayadı, dizleriyle ve kollarıyla kendini yukarı çekti. Yükseldikçe dolap görüş alanından çıkıyordu ve ayna yavaş yavaş ve sinsice, tepeden inme bir ceza gibi ona yaklaşıyordu. Gözlerini kapadı. Son bir güçle doğruldu ve duvara yaslandı. Ağzı ve burnu pijamanın boyunduruğundan kurtulmuştu ama hala nefes almakta güçlük çekiyordu.
Duvara yaslanarak el yordamıyla duşakabini buldu. İki elini birden oval kabinin sürgülü kapısına dayadı. Avuçlarında pürüzsüz camın soğukluğunu hissetti. Eğer gözleri açık olsaydı, nefesinin camda bıraktığı buğuyu görebilirdi ama gözlerini açmamayı yeğledi. Ellerini zorlukla sağa doğru çekti. Kapı yavaşça ve ince bir hışırtıyla kaydı. Ellerini açıklığın kenarlarına kaydırdı. Başı içeri doğru eğilmişti, birazdan kusacak gibi görünüyordu. Sol ayağını yavaşça kaldırdı ve içeri doğru yüksek bir adım attı. Biraz olsun rahatlamayı başarmıştı. Zayıf bir şekilde elleriyle kendini itti ve ayağını da içeri attı. Gözlerini açtı. Neyse ki siyah granit batan günün ışığında pek yansıtıcı bir yüzey oluşturmuyordu.
Pijamasının düğmelerini yavaş yavaş açtı ve omuzlarından yere düşmesine izin verdi. Elerini beline, pijamasının altının lastiğine doğru götürdü. Çok fazla eğilmeden pijamasının altını yere itti. Gece yatarken iç çamaşırı giymiyordu. Teninin her yerinde soğuk sateni hissetmeyi seviyordu. Musluğu açtı. Soğuk su yere dökülmeye ve bileklerindeki pijamayı ıslatmaya başladı. Musluğun biraz yukarısındaki parlak krom düğmeyi sertçe ittirdi. Su artık köşe duvarın her iki tarafındaki deliklerden ve tavanın neredeyse her noktasından üzerine fışkırıyordu. Bir gece eve getirdiği bir kadın bunu araba yıkama makinalarına benzetmişti. O an kadın gözünde bir parça daha küçülmüştü, onunla alay etmişti, kadın fark etmemişti ve daha da fazla küçülmüştü onun gözünde. Ama şimdi ne fark ederdi, duşu bir bahçe hortumundan ibaret bile olabilirdi, suya ihtiyacı vardı.
Rahatlamayı umarak gözlerini kapadı ve başına biraz geriye attı. Eğer bir şey onu düzeltecekse bu olmalıydı. Bekledi, suyun üzerinde yolunu bulmasına izin verdi. Dünkü adam olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlıyordu. Vaatleri biliyordu. Onun kendine vaat ettiği bu değildi, kesinlikle bu değildi. Hiçbir şey olmuyordu, rahatlamıyordu, kendini daha iyi hissetmiyordu. Gözlerini açtı, dişlerini sıktı, düzgünce kesilmiş manikürlü tırnaklarını avuçlarına bastırdı. Sinirle gözlerini açtı ve sağ yumruğuyla parlak krom düğmeye tüm gücüyle vurdu. Akan su kesildi, acı bir küfür patlattı. Yere çöktü, köşeye yaslandı. Elini tutuyordu. Düzgün parmaklarının üst kemiklerinin üzerindeki deri yüzülmüştü, ince ince kanıyordu. Elini bir süre akan musluğa tuttu. Her şey bitmişti.
Oturduğu yerden musluğu kapadı. Boş bakıyordu. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Bunu anlamıştı. Garip bir şekilde sakindi. Bileklerinden pijamasını sıyırdı, bir kenara bıraktı. Gözleri dolmuştu, üstüne üstlük sırılsıklamdı ama yine de kirliydi. Kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Orta yaşlı çıplak bedeninden sular damlıyordu. Duştan çıktı. Düz bir şekilde tam ileriye bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydi. Yavaşça ama ne yaptığını bilen adımlarla banyo kapısına doğru yürüdü. Yatak odasına girdi. Sabit, bir o kadar da bilinçsiz bir halde sağa, salona doğru döndü. Devasa kapıdan geçerken üstünden damlayan sular Fransız maun parkede ritmik sesler çıkarıyordu. Dümdüz ileri yürüdü ve salonun neredeyse yarısını kaplayan Amerikan mutfağa doğru yöneldi. Salon ve mutfak batan güneşin etkisinde eskisinden daha sıcak görünüyordu. Salonun batıya bakan cephesi tamamen camla kaplıydı. Binaların arkasında saklanmaya çalışan Güneşe baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hiçbir şey değişmemişti. Değişmiş olmasını dilerdi.
Buzdolabının önünde durdu. Ne yaptığını, neden yaptığını umursamıyordu. Çift kapılı buzdolabının büyük kapısını açtı. Buzdolabı neredeyse boştu. Hep dışarıda yiyordu. Yemek yapmayı pek bilmiyordu, öğrenmeyi de istememişti. Bundan sonra da bir önemi yoktu. Düzgünce dizilmiş enerji içecekleri ve şişe suların yanında duran paketlenmiş sandviçlerden bir tane aldı. Kepek ekmeğiyle yapılmış arasında tonbalığı ve mayonez olan, her yerde kolayca bulunabilen sıradan bir sandviçti. Hazırlandıktan sonra çaprazlamasına kesilip pakete koyulmuştu. Basitti. Sorun değildi. Küçükken annesi de sandviçlerini böyle keserdi.
Buzdolabını kapattı, arkasını döndü ve salona doğru yürüdü. Büyük antika çalışma masası camla kaplı cephenin tam önünde içeri bakacak şekilde duruyordu. Tam karşısında üçlü siyah deri bir kanepe vardı. O çalışma masasında otururken, siz karşısına oturduğunuzda şehirdeki büyükçe bir gökdelen gibi görünüyordu. Kanepenin her iki yanında yekpare camdanmış gibi görünen sehpalar vardı. Çalışma masasına gitti, sağ tarafta en altta duran çekmeceyi açtı. Çekmecede yalnızca kırmızı kadife bir kutu duruyordu. Onu oraya koyduğundan beri ilk defa açıyordu o çekmeceyi. Kutuyu çıkarıp masaya koydu. Kutunun altın rengi kopçasını sakince açtı. Kırmızı kadifenin içine gömülmüş 9mm bir Glock 17 ve yanında da dizilmiş 16 mermi bulunuyordu. Alırken içine bakmamıştı. Eve gelip açtığında 17inci merminin diğerlerinden ayrı durduğunu görüp çıldırmış ve tek duran mermiyi silaha yerleştirip pencerenden dışarı ateş etmişti. Boş duran mermi oyuğuna dokundu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Silahı kutudan aldı, şarjörünü çıkarıp mermileri birer birer yerleştirdi. Şarjörü geri taktı ve ilk mermiyi namluya sürdü. Emniyeti açmak için baş parmağını yukarı doğru kaydırdı, olmadı. Emniyet zaten açıktı.
Sandviç paketini tuttuğu sol eliyle krom kollu tekerlekli büyük deri sandalyesini yavaşça kapıya doğru sürüklemeye başladı. Gözleri hala doluydu. Kendinden çok emindi. Sandalyeyi salona açılan giriş kapısının birkaç metre önüne yerleştirdi. Sandalyeye oturdu. Güneşin son ışıkları göğsüne ve boynuna vuruyordu. Zorlukla yutkundu. Annesini düşündü. Babası öldükten sonra o zarif ve bağımsız kadın, ne istediğini bilen alımlı, yumuşak yüzlü, sanatçı ruhlu kadın; basit, sıradan, çocuğu için yaşayan zavallı ve acınası bir et parçasına dönüşmüştü. Belki de artık onu kaldığı huzur evinde ziyaret etmenin zamanı gelmişti. Yatak odasındaki saat çalmaya başladı. 1 saat sonra işte olması gerekiyordu. Gidip anlatması, alay etmesi ve değersiz küçük insanları eğlendirmesi gerekiyordu. Ama yapmayacaktı. Hazırdı ve bekliyordu. Sağ elinde bir tabanca sol elinde bir paket sandviç, bekliyordu. Eğer onu isteyen biri varsa, kapıyı kırıp onu bulması gerecekti. Bu gece o talk-show u kimse sunmayacaktı.
Radiohead – Talk Show Host ‘tan esinlenildi bu.
39 yaşında bekar bir adamdı. Hiçbir kadının onu dünyanın geri kalanından saklamaya cesaret edemediğini düşünüyordu, gerçi hiçbir kadına kutsallığına el sürdürecek kadar yakınlaşmamıştı. Sorun değildi, yalnızca sekse ihtiyacı vardı – ki bunu kabul etmek onun için büyük bir adımdı - onu da edinmekte çok sıkıntı çekmiyordu. Ellerini lavabonun kenarlarına koydu. Lavabo sade, beyaz seramikten bir kayık şeklindeydi. Cam bir dolabın üstünde narin ve asil bir şekilde sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu. Evinin geri kalanı hakkında isabetli bir tahmin yapmak için banyosuna bakmak yeterliydi. Evini tasarlamaya banyosundan başlamıştı. Evi, özellikle banyosu, yalnız kalıp mükemmelliğini takdir edebildiği bir yerdi. Evinin dışındaki yerlerde bir parça eğreti hissediyordu kendini. Boktan pirinç bir sigara tabakasına sokuşturulmaya çalışılan bir Havana purosu gibi, bu yüzden 3 metrelik kapılarla dolu büyük ve yüksek tavanlı bir evde oturuyordu.
Başını kaldırdı. Karşısında ayna vardı. Bir süre baktı. İnsanları yalnızca yüzlerine bakıp, sıradanlıklarını açık, berrak ve sıkıcı bir şekilde görülebilen fazla abartılmış sığ yaratıklar olarak görüyordu. Aynadaki yaratığa baktı. Analiz etmeyi düşündü. Rahatlıkla gördüğü tüm o basitliği kendine anlatabilir miydi? Ellerinden güç alarak kendini geriye itti, soğuk siyah granitten karolarla kaplanmış duvara yapıştı. Yere çöktü. Sanki birileri o an gelip tüm kemiklerini çekip almıştı. Siyah, saten pijamaları duvardan kayarken ensesine kadar çekilmişti. Kafası, siyah ve parlak bir deliğin içinden çıkmaya çalışan koca bir bebek gibi görünüyordu. Bedeninin geri kalanıysa öylece yığılmıştı.
Derin, derin nefes alıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kocaman olmuştu. Hep geriye yatırdığı yağlı, siyah saçları alnına ve gözlerinin önüne dökülüyordu. Ağzı ve burnu pijamasının yakasından, satenin içinden hava yakalamaya çalışıyordu. Yer yer ağarmış top sakalı ve yanaklarındaki bir gecelik kirli sakal o nefes aldıkça satene sürtünüp hışırdıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı düşündü. Saçma olurdu bu. Kendisindeki bu değişikliği fark edebilmek için o olmaya gerek yoktu. Herhangi biri, sıradan biri bu farkı anlayabilirdi. Bildiği anlamdaki hayatının bittiğini düşündü. Sakinleşmeye ve mantıklı düşünmeye çalıştı. Duş almalıydı. Bir an evvel ayağa kalkıp duşa girmeliydi. Duş almak onun için günlük bir arınma ritüeliydi. Dünyanın geri kalanındaki pislikten arınmak ve yine kendi saf mükemmelliğine geri dönmek için her gün eve gelir gelmez duş alırdı. Bu kez planda bir değişiklik olacaktı. Çünkü bu kez kirlendiği yer dış dünya değil, kendi uykusu ve düşleriydi.
Gözleri dosdoğru karşısındaki cam dolaba bakıyordu. Başka bir yere bakmaya cesaret edemiyormuş gibi oraya sabitlenmişti. Dolabın içi rahatlıkla görülebiliyordu. Üst rafta düzgünce istiflenmiş hepsi birbirinin aynı beyaz havlular ve yıllardır kullandığı parfümün en büyük şişesi duruyordu. Alt rafta 6 şişe şampuan, 6 şişe duş jeli, 6 şişe tıraş köpüğü,– hepsi aynı marka - ve 2 kutu kondom duruyordu. Hepsi kusursuz bir şekilde dolaba oturuyordu, sanki dolap onlar için yapılmıştı. Gözlerini başka bir şeye çevirmeden bacaklarını kasmaya çalıştı. Zorlukla dizlerini kırdı. Bedeni itaatsizlik etmiyordu belki ama ayak diriyordu, orada kalmak istiyordu. Avuçlarını pürüzsüz granit duvara dayadı, dizleriyle ve kollarıyla kendini yukarı çekti. Yükseldikçe dolap görüş alanından çıkıyordu ve ayna yavaş yavaş ve sinsice, tepeden inme bir ceza gibi ona yaklaşıyordu. Gözlerini kapadı. Son bir güçle doğruldu ve duvara yaslandı. Ağzı ve burnu pijamanın boyunduruğundan kurtulmuştu ama hala nefes almakta güçlük çekiyordu.
Duvara yaslanarak el yordamıyla duşakabini buldu. İki elini birden oval kabinin sürgülü kapısına dayadı. Avuçlarında pürüzsüz camın soğukluğunu hissetti. Eğer gözleri açık olsaydı, nefesinin camda bıraktığı buğuyu görebilirdi ama gözlerini açmamayı yeğledi. Ellerini zorlukla sağa doğru çekti. Kapı yavaşça ve ince bir hışırtıyla kaydı. Ellerini açıklığın kenarlarına kaydırdı. Başı içeri doğru eğilmişti, birazdan kusacak gibi görünüyordu. Sol ayağını yavaşça kaldırdı ve içeri doğru yüksek bir adım attı. Biraz olsun rahatlamayı başarmıştı. Zayıf bir şekilde elleriyle kendini itti ve ayağını da içeri attı. Gözlerini açtı. Neyse ki siyah granit batan günün ışığında pek yansıtıcı bir yüzey oluşturmuyordu.
Pijamasının düğmelerini yavaş yavaş açtı ve omuzlarından yere düşmesine izin verdi. Elerini beline, pijamasının altının lastiğine doğru götürdü. Çok fazla eğilmeden pijamasının altını yere itti. Gece yatarken iç çamaşırı giymiyordu. Teninin her yerinde soğuk sateni hissetmeyi seviyordu. Musluğu açtı. Soğuk su yere dökülmeye ve bileklerindeki pijamayı ıslatmaya başladı. Musluğun biraz yukarısındaki parlak krom düğmeyi sertçe ittirdi. Su artık köşe duvarın her iki tarafındaki deliklerden ve tavanın neredeyse her noktasından üzerine fışkırıyordu. Bir gece eve getirdiği bir kadın bunu araba yıkama makinalarına benzetmişti. O an kadın gözünde bir parça daha küçülmüştü, onunla alay etmişti, kadın fark etmemişti ve daha da fazla küçülmüştü onun gözünde. Ama şimdi ne fark ederdi, duşu bir bahçe hortumundan ibaret bile olabilirdi, suya ihtiyacı vardı.
Rahatlamayı umarak gözlerini kapadı ve başına biraz geriye attı. Eğer bir şey onu düzeltecekse bu olmalıydı. Bekledi, suyun üzerinde yolunu bulmasına izin verdi. Dünkü adam olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlıyordu. Vaatleri biliyordu. Onun kendine vaat ettiği bu değildi, kesinlikle bu değildi. Hiçbir şey olmuyordu, rahatlamıyordu, kendini daha iyi hissetmiyordu. Gözlerini açtı, dişlerini sıktı, düzgünce kesilmiş manikürlü tırnaklarını avuçlarına bastırdı. Sinirle gözlerini açtı ve sağ yumruğuyla parlak krom düğmeye tüm gücüyle vurdu. Akan su kesildi, acı bir küfür patlattı. Yere çöktü, köşeye yaslandı. Elini tutuyordu. Düzgün parmaklarının üst kemiklerinin üzerindeki deri yüzülmüştü, ince ince kanıyordu. Elini bir süre akan musluğa tuttu. Her şey bitmişti.
Oturduğu yerden musluğu kapadı. Boş bakıyordu. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Bunu anlamıştı. Garip bir şekilde sakindi. Bileklerinden pijamasını sıyırdı, bir kenara bıraktı. Gözleri dolmuştu, üstüne üstlük sırılsıklamdı ama yine de kirliydi. Kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Orta yaşlı çıplak bedeninden sular damlıyordu. Duştan çıktı. Düz bir şekilde tam ileriye bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydi. Yavaşça ama ne yaptığını bilen adımlarla banyo kapısına doğru yürüdü. Yatak odasına girdi. Sabit, bir o kadar da bilinçsiz bir halde sağa, salona doğru döndü. Devasa kapıdan geçerken üstünden damlayan sular Fransız maun parkede ritmik sesler çıkarıyordu. Dümdüz ileri yürüdü ve salonun neredeyse yarısını kaplayan Amerikan mutfağa doğru yöneldi. Salon ve mutfak batan güneşin etkisinde eskisinden daha sıcak görünüyordu. Salonun batıya bakan cephesi tamamen camla kaplıydı. Binaların arkasında saklanmaya çalışan Güneşe baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hiçbir şey değişmemişti. Değişmiş olmasını dilerdi.
Buzdolabının önünde durdu. Ne yaptığını, neden yaptığını umursamıyordu. Çift kapılı buzdolabının büyük kapısını açtı. Buzdolabı neredeyse boştu. Hep dışarıda yiyordu. Yemek yapmayı pek bilmiyordu, öğrenmeyi de istememişti. Bundan sonra da bir önemi yoktu. Düzgünce dizilmiş enerji içecekleri ve şişe suların yanında duran paketlenmiş sandviçlerden bir tane aldı. Kepek ekmeğiyle yapılmış arasında tonbalığı ve mayonez olan, her yerde kolayca bulunabilen sıradan bir sandviçti. Hazırlandıktan sonra çaprazlamasına kesilip pakete koyulmuştu. Basitti. Sorun değildi. Küçükken annesi de sandviçlerini böyle keserdi.
Buzdolabını kapattı, arkasını döndü ve salona doğru yürüdü. Büyük antika çalışma masası camla kaplı cephenin tam önünde içeri bakacak şekilde duruyordu. Tam karşısında üçlü siyah deri bir kanepe vardı. O çalışma masasında otururken, siz karşısına oturduğunuzda şehirdeki büyükçe bir gökdelen gibi görünüyordu. Kanepenin her iki yanında yekpare camdanmış gibi görünen sehpalar vardı. Çalışma masasına gitti, sağ tarafta en altta duran çekmeceyi açtı. Çekmecede yalnızca kırmızı kadife bir kutu duruyordu. Onu oraya koyduğundan beri ilk defa açıyordu o çekmeceyi. Kutuyu çıkarıp masaya koydu. Kutunun altın rengi kopçasını sakince açtı. Kırmızı kadifenin içine gömülmüş 9mm bir Glock 17 ve yanında da dizilmiş 16 mermi bulunuyordu. Alırken içine bakmamıştı. Eve gelip açtığında 17inci merminin diğerlerinden ayrı durduğunu görüp çıldırmış ve tek duran mermiyi silaha yerleştirip pencerenden dışarı ateş etmişti. Boş duran mermi oyuğuna dokundu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Silahı kutudan aldı, şarjörünü çıkarıp mermileri birer birer yerleştirdi. Şarjörü geri taktı ve ilk mermiyi namluya sürdü. Emniyeti açmak için baş parmağını yukarı doğru kaydırdı, olmadı. Emniyet zaten açıktı.
Sandviç paketini tuttuğu sol eliyle krom kollu tekerlekli büyük deri sandalyesini yavaşça kapıya doğru sürüklemeye başladı. Gözleri hala doluydu. Kendinden çok emindi. Sandalyeyi salona açılan giriş kapısının birkaç metre önüne yerleştirdi. Sandalyeye oturdu. Güneşin son ışıkları göğsüne ve boynuna vuruyordu. Zorlukla yutkundu. Annesini düşündü. Babası öldükten sonra o zarif ve bağımsız kadın, ne istediğini bilen alımlı, yumuşak yüzlü, sanatçı ruhlu kadın; basit, sıradan, çocuğu için yaşayan zavallı ve acınası bir et parçasına dönüşmüştü. Belki de artık onu kaldığı huzur evinde ziyaret etmenin zamanı gelmişti. Yatak odasındaki saat çalmaya başladı. 1 saat sonra işte olması gerekiyordu. Gidip anlatması, alay etmesi ve değersiz küçük insanları eğlendirmesi gerekiyordu. Ama yapmayacaktı. Hazırdı ve bekliyordu. Sağ elinde bir tabanca sol elinde bir paket sandviç, bekliyordu. Eğer onu isteyen biri varsa, kapıyı kırıp onu bulması gerecekti. Bu gece o talk-show u kimse sunmayacaktı.
Radiohead – Talk Show Host ‘tan esinlenildi bu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








