31 Ocak 2010 Pazar

"Oha yazarım ki ben bunu"

Bugün mantıksızca kuvvetli bir rüzgara maruz kaldım.

Az daha uçuyordum. enteresan olabilirdi. Gerçi nereden baksan 65 kiloyum, rüzgar için biraz sıkıntılı bir durum.

Neyse, beni bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına oturtan konu bizzat rüzagarın kendisi.

Süper bir şey lan. Esiyor falan, iyi hissettiriyor. Resmen istiklalin ortasında kollarımı falan açtım böyle mal gibi. Garip garip bakan insanları falan da hiç s.klemedim, farkettim ki gülümsüyorum. Hoşuma gitti. Hıncal Uluç-Haşmet Babaoğlu ikilisinin mutasyona uğramış reenkarnasyonu gibi hissettim kendimi. "Küçük şeylerden zevk alma" mevzu. "Oha yazarım ki ben bunu" dedim, yazdım.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Yolcu

Son yolcunun sonu
Kötü bir şaka mı olmuş?
Kin gütmeden, incinmeden
O son boş evden de kovulmuş

Hançeri elinde saklı
Orada avlanmak yasaktı
Çekti gitti, çok hafifti
Ardında bir düş bıraktı

…Ama bazen gitmek iyidir

Gün kadar ayan beyan
Dünya omzunda sallanan
“yaşam” dedi “uzun bir yol”
“yol” dedi “beni bekliyor”

Kış olur, bahar olur
O yolcu bir gün yorulur
Unutmadan, affetmeden
Bir başına yok olur

…Ama bazen gitmek iyidir

Paslı, ucuz bir elveda
Bıraktı tüm kalanlara
Umut ya da mutluluk
Yokmuş o uzaklarda

…Ama bazen gitmek iyidir

(şarkı sözü bu)

24 Ocak 2010 Pazar

Bugün bir şey oldu

"yanlarım ağrıyor." bu cümleyi hakkını vererek kullandım bu da yaşlandığımın resmidir bence.

22 Ocak 2010 Cuma

Tüh


En başında daha büyük dertlerin oluyor, çok sorun etmiyorsun. Atlatmak için işin detayına bakmıyorsun. Sonradan geliyor bütün o daha zor kısım. E artık sempati sınırlarını da zorlamaya başlıyorsun arkadaşlarının, lafını etmiyorsun o yüzden. Başkası için terkedilmek gerçekten koyuyor ama suçlamıyorsun, kızmıyorsun. Sadece… tüh.

21 Ocak 2010 Perşembe

Fakettim

Daha önceden tahimn ettiğim şeyin bugün tam olarak farkına vardım.

"I would make a damn good father"

20 Ocak 2010 Çarşamba

Silence

Her Neyse

-Dünyadaki en büyük sır ne?

-Belki de cevap çok basittir.
Belki de dünyadaki en büyük sır hiç bir sır olmadığıdır.
Belki de her şey dışarıdan göründüğü gibidir.
Ama hayır, tabi ki sırlar var.
Tabi ki paylaşılmaması gereken gerçekler mevcut.
Burada ki asıl soru şu, ne kadarına ihtiyacın var?

-Yetecek kadarına.

-Ne demek yetecek kadarına? Neye yetecek, kime yetecek kadarına?
Sınırlarını böyle mi belirliyorsun? Yetinerek mi?
"Sıfır" ve ya hiç de kimilerine yetebilir, kimilerineyse dünyalar az gelebilir.
...İhtiyaç dediğim için mi böyle konuşuyorsun?
Ama haklı olabilirsin.
İhtiyacı yeterlilikle karşılamak anlaşılabilir, ...belki.
Sorumu değiştireyim öyleyse; ne kadarını istiyorsun?

-Bilmiyorum, tamam mı, bilmiyorum.
Ulaşmadığım bir sınır hakkında nasıl konuşmamanı bekliyorsun.
Ne kadar, bilmiyorum.
Oraya varana kadar da bilmiyeceğim.

-Yapma ama, her şeyi tecrübe ederek öğrenmiyorun değil mi?

-Başkalarının nasihatlarından bahsetme bana!

-Sana başkalarından bahseden oldu mu? Aptallaşma.
Ben senden bahsediyorum.
Ne yapacağını bilmediği zaman bile, bir şeyler yapmayı başarabilen şeyden bahsediyorum.
İnsan olmayı kolay mı sanıyorsun sen?
Anlaşılan öyle.
Bir de bilge olmak istiyorsun.
Bilmek istiyorsun.
O halde hiç bir şey bilmiyorsun.

-Belki de bilmiyorum, evet bilmiyorum n'olmuş yani?

-O zaman ne kadarına ihtiyacın olduğunu biliyorsun. Gerçeğe ne kadar uzaksan o kadar tutarlı bir gerçek olgun vardır.

-Ne kadar az biliyorsam, şüphelerim o kadar gerçek.

-Ne kadar az biliyorsan, şüphelerin o kadar gerçek.

-Yarın yine gelecek misin?

-Şüphe mi ediyorsun?

-Seni tanımıyorum.

-Üzgünüm, şüphelerin kadar gerçek değilim.

-Ne demeye çalışıyorsun.

-Yarın görüşürüz.

-Umarım.

-Çok geç.

-Ne demek çok geç?

-Hoşçakal.

-Gidersen, her şeyi öğrenirim.

-Bunu yapamazsın.

-Elbette yaparım. Yemin ederim ki yaparım.

-Üzgünüm, o kadar şüpheci değilsin.

-Yarın gelip gelmeyeceğinden şüphe ettim ama!

-Hayır, etmedin. Yarın gelmeyeceğimi biliyorsun.

-Lanet olsun.

-Hoşçakal.

-Her neyse.

17 Ocak 2010 Pazar

Yakın Geleceğimin Matematiği

20 yaşındayım, sene hesabı yaparsak 17 gündür 21 deyip Amerika ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yasal reşitlik sınırını asmışçasına sevinebilme ihtimalim de yok değil. Basit: 2010-1989=21.

Planlarıma göre okulu bitirmeme 1.5 sene yani 3 dönem kaldı. Eğer yaz okulu tolerans sınırları dışına çıkmazsam 1 sene gecikmeli olarak, 2011 bahar döneminin sonunda üniversiteden mezun oluyorum. Bu da basit: 2011-2006=5.

Yükseklisans için SAE yi tercih ediyorum (beyazlarım ilk günkü kadar beyaz kalacak), 1 sene İstanbul, şansım yaver giderse 1 sene de Londra. Yani temelde "akademik eğitim" sürecim bitiyor. O sırada da nereden baksan 24 yaşında oluyorum : 2011+1+1=2013, 2013-1989=24 

  
Bir de daha uzun ve yalnızca 4 işlemden oluşmayan 119-120-206-209-210-311 derslerinde gereksizce delicesine gördüğüm ve yarım yamalak öğrendiğim matematiği kullanarak yaptığım bir işlem var. Buraya yazamayacağım kadar uzun ve fazla "karanlık ibranice" ama sonuç olarak gerekli hesaplamaları yaptım, bir yerlerde yetinmeye değer bir aşkın binary code daki karşılığı 1. teorik olarak. (ve hayır tanrıdan bahsetmiyorum, teorik olarak)

16 Ocak 2010 Cumartesi

Sherlock Holmes'ü izledikten sonra laflar hazırladım

Bugün büyük umutlarla Guy Ritchie’nin çektiği Sherlock Holmes’ü izlemeye gittik arkadaşlarla. Çeşitli laflar hazırladım filmi izlerken.

Guy Ritchie, çektiği hepsi birbirine benzeyen ve hepsi benzer avsımlıklarda bir çok filmiyle benim kalbimin en derinlerindeki “über süper yönetmen koltuğu”na oturmayı pek güzel başarmıştı. Hala da orada oturuyor. Hazırladığım laflar onu tahtından indirmeye yönelik değil bu bağlamda.

Senaryo, görüntü, kurgu, müzik, oyunculuklar ve anlatım olarak belirli bir çizgisi vardır Guy Ritchie’nin. İzleyince “aha da bu Guy Ritchie” dedirtiren şeylerdir bu çizgiler. Bu filmde pek yoktu desek yeridir. Hollywood destekli bir film olması mıdır, dönem filmi olması mıdır, blokbastır diye çekilmesinden midir yoksa adam yalnızca yeni bir şeyler mi denemek istemiştir tam olarak henüz karar vermiş değilim. Ama sorarım size;

Bir yönetmen yarattığı ekolün dışına çıkmasına rağmen onu sevmek aşk değil de nedir?

Bu noktada Tim Burton’ı sevmediğimi belirtip, içinizdeki küçük şirin duygusal gotik emo kızları kızdırma amacı taşımayı doğru buldum. Bu deneysel ve amaçsız bir cümle oldu ama.

15 Ocak 2010 Cuma

Reckoner

Zaman zaman hatırlamak güzel oluyor. Hepsini alıp götüremeyeceğini bilmek güzel oluyor. Seçmek zorunda kalmadan seçmek, bilmek zorunda kalmadan öğrenmek güzel oluyor. Eni konu hesaplamak, önünü görmek güzel oluyor. Hata payı bırakmayı bilmek, hata olacağını bilmek ve sorun etmemek güzel oluyor. Ne olacağını tam olarak bilmeden, ne olacağını umursamadan merak etmek güzel oluyor. Buna rağmen hesaplamak güzel oluyor. Emin olmadan, tahmin etmeden görmeye çalışmak başka şeyler gösteriyor, güzel oluyor. Bundan sonra reckoner oluyorum ve bunu tüm insanlığa adıyorum, güzel oluyor.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Le Vent Nous Portera

Oyuncu Marie Trintigant ve Bertrand Cantat, Noir Désir’in solisti. Muhteşem ikili tadında olmalıydı.

1 Ağustos 2003. Bazıları Bertrand’ın din ve kafirlik üzerine bir tartışma sonucu sinirlendiğini söylüyorlar, bazıları Marie’nin eski kocasından gelen bir mesaj yüzünden olduğunu. 11 Ekim 2003’te Bertrand’ın evini yaktılar.
 
Başına tam 19 kez vurdu. 7 saat sonra hastaneye kaldırdılar. Komadaydı. 8 yıl hapse mahkum oldu, 13 Ekim 2007 de şartlı tahliye oldu.

Marie ilk filminde oynadığında henüz 4 yaşındaydı. Annesi ve babası gibi oyuncu olmak istiyordu. 8 yaşındayken küçük kardeşi Pauline öldü. Marie uzun süre konuşmadı.

Bertrand ilk konserinde seyircilerin arasına atladı. Beyin travması geçirmişti. 16 yaşındaydı. The Doors dinliyordu. Sonraları onu Jim Morrison’a benzetenler de oldu.

Marie, Colette hakkında bir filmde oynayacaktı. Litvanya'daydı. 41 yaşındaydı. Bertrand da onunla birlikte gitmişti. 39 yaşındaydı.

Marie’yi Paris’e gömdüler. Bertrand 45 yaşında. Marie hala 41 ya da her neyse. Noir Désir’den hala ses soluk yok. Marie, Bertrand’a 18 ay dayanmıştı. Bertrand bu şarkıyı onu öldürmeden 2 yıl önce yazmıştı.

Je n'ai pas peur de la route
Faudrait voir, faut qu'on y goûte
Des méandres au creux des reins
Et tout ira bien là
Le vent nous portera

Ton message à la Grande Ourse
Et la trajectoire de la course
Un instantané de velours
Même s'il ne sert à rien va
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera

La caresse et la mitraille
Et cette plaie qui nous tiraille
Le palais des autres jours
D'hier et demain
Le vent les portera

Génetique en bandouillère
Des chromosomes dans l'atmosphère
Des taxis pour les galaxies
Et mon tapis volant dis ?
Le vent l'emportera
Tout disparaîtra mais
Le vent nous portera


Ce parfum de nos années mortes
Ce qui peut frapper à ta porte
Infinité de destins
On en pose un et qu'est-ce qu'on en retient?
Le vent l'emportera

Pendant que la marée monte
Et que chacun refait ses comptes
J'emmène au creux de mon ombre
Des poussières de toi
Le vent les portera
Tout disparaîtra mais


Le vent nous portera


8 Ocak 2010 Cuma

Bir Gün Uyandığında Anlatamıyordu

Bir gün uyandığında anlatamıyordu. Büyük yatağında gözlerini açtı, boş beyaz pürüzsüz tavana baktı. Mor saten çarşafları buruşmuş, yatağının kenarlarından çekiştirilip alınmıştı. Başını sakince sağa doğru çevirdi. Uyanmayı planladığı zamana 25 dakika vardı. Doğruldu, anlamaya çalıştı, düşündü. Anlayamıyordu, bu pek sık olmazdı. Birdenbire yaşamına yön veren tüm yetileri elinden alınmış, belini bağladı tüm övünçleri uçup gitmişti ve bütün o kibir elinde patlamıştı. Kendini diğerlerinden farklılaştıran, yücelten, yaşamaya devam ettiren o yükseklik farkı bir anda silinmişti. Yatağının tam karşısındaki devasa televizyona baktı. Siyah mat camdan yansıyordu. Eskiden olsa gördüğü şeye bakıp keyiflenebilirdi. Kimi zaman daha fazlasını yapmak bile geçmişti aklından. Ama bugün farklıydı. Bundan sonra farklıydı. Artık “ben ve diğer küçük insanlar” diye başlayamayacaktı, diğerlerini dinlermiş gibi yaparken içinden attığı tiratlara. Lanetlendiğini düşündü. Sıradanlığa lanetlenmişti, evet bu olmalıydı. Kendine çarpana kadar es geçtiği, umursamadığı bir Tanrı onu Olimpos’tan atmıştı. Varlığını ve yüceliğini tüm insanlığa kanıtlamak için ona meydan okumuştu ve kazanmıştı. Nasıl olabilirdi, nasıl yenilebilirdi? Nefesi kesildi. Ellerini yatağa bastırıp hafifçe öne doğru eğildi. Bir neden aradı. Bulamadı ama aklına gelen ilk şey onu biraz rahatlattı. Yataktan kalkıp banyoya gitti. Zaten onu ancak bir Tanrı alt edebilirdi.

39 yaşında bekar bir adamdı. Hiçbir kadının onu dünyanın geri kalanından saklamaya cesaret edemediğini düşünüyordu, gerçi hiçbir kadına kutsallığına el sürdürecek kadar yakınlaşmamıştı. Sorun değildi, yalnızca sekse ihtiyacı vardı – ki bunu kabul etmek onun için büyük bir adımdı - onu da edinmekte çok sıkıntı çekmiyordu. Ellerini lavabonun kenarlarına koydu. Lavabo sade, beyaz seramikten bir kayık şeklindeydi. Cam bir dolabın üstünde narin ve asil bir şekilde sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu. Evinin geri kalanı hakkında isabetli bir tahmin yapmak için banyosuna bakmak yeterliydi. Evini tasarlamaya banyosundan başlamıştı. Evi, özellikle banyosu, yalnız kalıp mükemmelliğini takdir edebildiği bir yerdi. Evinin dışındaki yerlerde bir parça eğreti hissediyordu kendini. Boktan pirinç bir sigara tabakasına sokuşturulmaya çalışılan bir Havana purosu gibi, bu yüzden 3 metrelik kapılarla dolu büyük ve yüksek tavanlı bir evde oturuyordu.

Başını kaldırdı. Karşısında ayna vardı. Bir süre baktı. İnsanları yalnızca yüzlerine bakıp, sıradanlıklarını açık, berrak ve sıkıcı bir şekilde görülebilen fazla abartılmış sığ yaratıklar olarak görüyordu. Aynadaki yaratığa baktı. Analiz etmeyi düşündü. Rahatlıkla gördüğü tüm o basitliği kendine anlatabilir miydi? Ellerinden güç alarak kendini geriye itti, soğuk siyah granitten karolarla kaplanmış duvara yapıştı. Yere çöktü. Sanki birileri o an gelip tüm kemiklerini çekip almıştı. Siyah, saten pijamaları duvardan kayarken ensesine kadar çekilmişti. Kafası, siyah ve parlak bir deliğin içinden çıkmaya çalışan koca bir bebek gibi görünüyordu. Bedeninin geri kalanıysa öylece yığılmıştı.

Derin, derin nefes alıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kocaman olmuştu. Hep geriye yatırdığı yağlı, siyah saçları alnına ve gözlerinin önüne dökülüyordu. Ağzı ve burnu pijamasının yakasından, satenin içinden hava yakalamaya çalışıyordu. Yer yer ağarmış top sakalı ve yanaklarındaki bir gecelik kirli sakal o nefes aldıkça satene sürtünüp hışırdıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı düşündü. Saçma olurdu bu. Kendisindeki bu değişikliği fark edebilmek için o olmaya gerek yoktu. Herhangi biri, sıradan biri bu farkı anlayabilirdi. Bildiği anlamdaki hayatının bittiğini düşündü. Sakinleşmeye ve mantıklı düşünmeye çalıştı. Duş almalıydı. Bir an evvel ayağa kalkıp duşa girmeliydi. Duş almak onun için günlük bir arınma ritüeliydi. Dünyanın geri kalanındaki pislikten arınmak ve yine kendi saf mükemmelliğine geri dönmek için her gün eve gelir gelmez duş alırdı. Bu kez planda bir değişiklik olacaktı. Çünkü bu kez kirlendiği yer dış dünya değil, kendi uykusu ve düşleriydi.

Gözleri dosdoğru karşısındaki cam dolaba bakıyordu. Başka bir yere bakmaya cesaret edemiyormuş gibi oraya sabitlenmişti. Dolabın içi rahatlıkla görülebiliyordu. Üst rafta düzgünce istiflenmiş hepsi birbirinin aynı beyaz havlular ve yıllardır kullandığı parfümün en büyük şişesi duruyordu. Alt rafta 6 şişe şampuan, 6 şişe duş jeli, 6 şişe tıraş köpüğü,– hepsi aynı marka - ve 2 kutu kondom duruyordu. Hepsi kusursuz bir şekilde dolaba oturuyordu, sanki dolap onlar için yapılmıştı. Gözlerini başka bir şeye çevirmeden bacaklarını kasmaya çalıştı. Zorlukla dizlerini kırdı. Bedeni itaatsizlik etmiyordu belki ama ayak diriyordu, orada kalmak istiyordu. Avuçlarını pürüzsüz granit duvara dayadı, dizleriyle ve kollarıyla kendini yukarı çekti. Yükseldikçe dolap görüş alanından çıkıyordu ve ayna yavaş yavaş ve sinsice, tepeden inme bir ceza gibi ona yaklaşıyordu. Gözlerini kapadı. Son bir güçle doğruldu ve duvara yaslandı. Ağzı ve burnu pijamanın boyunduruğundan kurtulmuştu ama hala nefes almakta güçlük çekiyordu.

Duvara yaslanarak el yordamıyla duşakabini buldu. İki elini birden oval kabinin sürgülü kapısına dayadı. Avuçlarında pürüzsüz camın soğukluğunu hissetti. Eğer gözleri açık olsaydı, nefesinin camda bıraktığı buğuyu görebilirdi ama gözlerini açmamayı yeğledi. Ellerini zorlukla sağa doğru çekti. Kapı yavaşça ve ince bir hışırtıyla kaydı. Ellerini açıklığın kenarlarına kaydırdı. Başı içeri doğru eğilmişti, birazdan kusacak gibi görünüyordu. Sol ayağını yavaşça kaldırdı ve içeri doğru yüksek bir adım attı. Biraz olsun rahatlamayı başarmıştı. Zayıf bir şekilde elleriyle kendini itti ve ayağını da içeri attı. Gözlerini açtı. Neyse ki siyah granit batan günün ışığında pek yansıtıcı bir yüzey oluşturmuyordu.

Pijamasının düğmelerini yavaş yavaş açtı ve omuzlarından yere düşmesine izin verdi. Elerini beline, pijamasının altının lastiğine doğru götürdü. Çok fazla eğilmeden pijamasının altını yere itti. Gece yatarken iç çamaşırı giymiyordu. Teninin her yerinde soğuk sateni hissetmeyi seviyordu. Musluğu açtı. Soğuk su yere dökülmeye ve bileklerindeki pijamayı ıslatmaya başladı. Musluğun biraz yukarısındaki parlak krom düğmeyi sertçe ittirdi. Su artık köşe duvarın her iki tarafındaki deliklerden ve tavanın neredeyse her noktasından üzerine fışkırıyordu. Bir gece eve getirdiği bir kadın bunu araba yıkama makinalarına benzetmişti. O an kadın gözünde bir parça daha küçülmüştü, onunla alay etmişti, kadın fark etmemişti ve daha da fazla küçülmüştü onun gözünde. Ama şimdi ne fark ederdi, duşu bir bahçe hortumundan ibaret bile olabilirdi, suya ihtiyacı vardı.

Rahatlamayı umarak gözlerini kapadı ve başına biraz geriye attı. Eğer bir şey onu düzeltecekse bu olmalıydı. Bekledi, suyun üzerinde yolunu bulmasına izin verdi. Dünkü adam olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlıyordu. Vaatleri biliyordu. Onun kendine vaat ettiği bu değildi, kesinlikle bu değildi. Hiçbir şey olmuyordu, rahatlamıyordu, kendini daha iyi hissetmiyordu. Gözlerini açtı, dişlerini sıktı, düzgünce kesilmiş manikürlü tırnaklarını avuçlarına bastırdı. Sinirle gözlerini açtı ve sağ yumruğuyla parlak krom düğmeye tüm gücüyle vurdu. Akan su kesildi, acı bir küfür patlattı. Yere çöktü, köşeye yaslandı. Elini tutuyordu. Düzgün parmaklarının üst kemiklerinin üzerindeki deri yüzülmüştü, ince ince kanıyordu. Elini bir süre akan musluğa tuttu. Her şey bitmişti.

Oturduğu yerden musluğu kapadı. Boş bakıyordu. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Bunu anlamıştı. Garip bir şekilde sakindi. Bileklerinden pijamasını sıyırdı, bir kenara bıraktı. Gözleri dolmuştu, üstüne üstlük sırılsıklamdı ama yine de kirliydi. Kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Orta yaşlı çıplak bedeninden sular damlıyordu. Duştan çıktı. Düz bir şekilde tam ileriye bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydi. Yavaşça ama ne yaptığını bilen adımlarla banyo kapısına doğru yürüdü. Yatak odasına girdi. Sabit, bir o kadar da bilinçsiz bir halde sağa, salona doğru döndü. Devasa kapıdan geçerken üstünden damlayan sular Fransız maun parkede ritmik sesler çıkarıyordu. Dümdüz ileri yürüdü ve salonun neredeyse yarısını kaplayan Amerikan mutfağa doğru yöneldi. Salon ve mutfak batan güneşin etkisinde eskisinden daha sıcak görünüyordu. Salonun batıya bakan cephesi tamamen camla kaplıydı. Binaların arkasında saklanmaya çalışan Güneşe baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hiçbir şey değişmemişti. Değişmiş olmasını dilerdi.

Buzdolabının önünde durdu. Ne yaptığını, neden yaptığını umursamıyordu. Çift kapılı buzdolabının büyük kapısını açtı. Buzdolabı neredeyse boştu. Hep dışarıda yiyordu. Yemek yapmayı pek bilmiyordu, öğrenmeyi de istememişti. Bundan sonra da bir önemi yoktu. Düzgünce dizilmiş enerji içecekleri ve şişe suların yanında duran paketlenmiş sandviçlerden bir tane aldı. Kepek ekmeğiyle yapılmış arasında tonbalığı ve mayonez olan, her yerde kolayca bulunabilen sıradan bir sandviçti. Hazırlandıktan sonra çaprazlamasına kesilip pakete koyulmuştu. Basitti. Sorun değildi. Küçükken annesi de sandviçlerini böyle keserdi.

Buzdolabını kapattı, arkasını döndü ve salona doğru yürüdü. Büyük antika çalışma masası camla kaplı cephenin tam önünde içeri bakacak şekilde duruyordu. Tam karşısında üçlü siyah deri bir kanepe vardı. O çalışma masasında otururken, siz karşısına oturduğunuzda şehirdeki büyükçe bir gökdelen gibi görünüyordu. Kanepenin her iki yanında yekpare camdanmış gibi görünen sehpalar vardı. Çalışma masasına gitti, sağ tarafta en altta duran çekmeceyi açtı. Çekmecede yalnızca kırmızı kadife bir kutu duruyordu. Onu oraya koyduğundan beri ilk defa açıyordu o çekmeceyi. Kutuyu çıkarıp masaya koydu. Kutunun altın rengi kopçasını sakince açtı. Kırmızı kadifenin içine gömülmüş 9mm bir Glock 17 ve yanında da dizilmiş 16 mermi bulunuyordu. Alırken içine bakmamıştı. Eve gelip açtığında 17inci merminin diğerlerinden ayrı durduğunu görüp çıldırmış ve tek duran mermiyi silaha yerleştirip pencerenden dışarı ateş etmişti. Boş duran mermi oyuğuna dokundu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Silahı kutudan aldı, şarjörünü çıkarıp mermileri birer birer yerleştirdi. Şarjörü geri taktı ve ilk mermiyi namluya sürdü. Emniyeti açmak için baş parmağını yukarı doğru kaydırdı, olmadı. Emniyet zaten açıktı.

Sandviç paketini tuttuğu sol eliyle krom kollu tekerlekli büyük deri sandalyesini yavaşça kapıya doğru sürüklemeye başladı. Gözleri hala doluydu. Kendinden çok emindi. Sandalyeyi salona açılan giriş kapısının birkaç metre önüne yerleştirdi. Sandalyeye oturdu. Güneşin son ışıkları göğsüne ve boynuna vuruyordu. Zorlukla yutkundu. Annesini düşündü. Babası öldükten sonra o zarif ve bağımsız kadın, ne istediğini bilen alımlı, yumuşak yüzlü, sanatçı ruhlu kadın; basit, sıradan, çocuğu için yaşayan zavallı ve acınası bir et parçasına dönüşmüştü. Belki de artık onu kaldığı huzur evinde ziyaret etmenin zamanı gelmişti. Yatak odasındaki saat çalmaya başladı. 1 saat sonra işte olması gerekiyordu. Gidip anlatması, alay etmesi ve değersiz küçük insanları eğlendirmesi gerekiyordu. Ama yapmayacaktı. Hazırdı ve bekliyordu. Sağ elinde bir tabanca sol elinde bir paket sandviç, bekliyordu. Eğer onu isteyen biri varsa, kapıyı kırıp onu bulması gerecekti. Bu gece o talk-show u kimse sunmayacaktı.


Radiohead – Talk Show Host ‘tan esinlenildi bu.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Bilemedim Yahu

Ne arıyoruz? Ya da hiçbir şey bulmamışken, daha en başında ne arıyorduk? Aradığımızı bilmeden önce ne arıyorduk?

Bir şeyler bulduktan sonra aranan şey bulunanın eksiklerini kapatacak cinsten oluyor, ya da bulunan şeyin bir kademe üstü ve ya altı. Öyle bir fırsatımız olduğu zaman, bulacak gibi hissettiğimiz zaman elimizdekinden de pek kolay vazgeçebiliyoruz. Eskilerimizden meyil alarak yeni bir şeyler istiyoruz. Yani aslında hep yamalamaya çalışıyoruz.

E peki o zaman bilerek, isteyerek ve aşık olarak tolere edilenleri nereye koyacağım ben?

5 Ocak 2010 Salı

Yanlış Ev

Heyecan elinde
Ama saf içinde
İçi ayrı yolda
Bir şarkı dilinde

Islak yelinde
Bir ateş sesinde
Bu son gidenle
Bu zor bedenle

Bir düş peşinde
Bu yanlış evde

Bir toplu iğne
Tenini delince
Sinirlenince
İncinince

Ben onu görünce
O bana gelince
Bu son gidenle
Bu zor bedenle

Bir düş peşinde
Bu yanlış evde

Denizler aşmış
Gezmiş dolaşmış
Bol bol uyumuş
Yine de yorulmuş

Eli belinde
İçi biçare
O şarkı susmuş
O yol yok olmuş

Bir düş peşinde
Bu yanlış evde

Hep av peşinde
Bu yanlış evde

Umut içinde
Bu yanlış evde

Çok geçmişinde
Bu yanlış evde

Bir düş peşinde...

(Bu blogda şarkı sözleri görmeye kendinizi alıştırın, beni özleyin anacım)

4 Ocak 2010 Pazartesi

Orçun Can istedi, Hatırlatma İhtiyacı Yaptı

Bu yazıyı bir Orçun Can göndermesi üzerine yazıyorum. 2010’u “resolve” etmek gerekmiş. O zaman aynı formatta bu senenin Onur Sesigür “Resolution” ı geliyor, 5 madde halinde, yanında garnitür eşliğinde.

1) Bu yıl gelecek planlarımı baltalayacak hiçbir şey yapmayacağım.

Bir plan yaptım evet. Ama hata payım son derece kabul görebilecek cinsten. Düşündüğümün %50 si olursa mutlu olmaya programladım kendimi.

2) Yalnız adam tribine bağlamayacağım.

Ne de olsa “düşündüğüm kadar yalnız bir adam değilim”.

3) Mezun olmama yetecek kadar ders çalışacağım.

Fazlasına ihtiyacım yok, not ortalaması derdim yok. Oh ne rahat ben, değil mi? Değil işte.

4) Başkalarının işlerine burnumu sokmayacağım.

“Eheh, hadi oradan!” diyen olacaktır.

5) Müzik arşivimi geliştirmeye devam edeceğim.

30 yaşına geldiğimde yani 10 sene sonra bir oda cd im olsun, gece onlara sarılıp uyuyayım istiyorum.


Böylece 2010 bitti. Şimdi 2011:

1) Bu yıl gelecek planlarımı baltalayacak hiçbir şey ...

1 Ocak 2010 Cuma

Veda Etmek Üzerine

Yaşamayı sevmek istiyoruz. Öyle umuyorum. Sefalet tatmini üzerinden yaşamak ergenlik boyutlarında kalmadıkça masum olamıyor gibi geliyor. O halde yaşamı sevmenin yollarını bulmak gerekiyor.

Yaşamı güzel olduğu için sevebilirsiniz, neden güzeldir diye kendinize sorabilirsiniz ya da daha kötüsü başkalarına sorabilirsiniz. Alacağınız cevap sizi tatmin eder ya da etmez, ki etmez yahu… neyse. Yaşamı sürdüğü için sevebilirsiniz, yalnızca var olduğu için ya da size sevdiğiniz şeyler getirebildiği için. Veya yaşamı yalnıca sevebilirsiniz. Yaşam siz sevdiğiniz için güzel olabilir. Güzel olmasını istediğiniz için güzel. Tamamen sizin kontrolünüz altında ve tamamen sizin etkilediğiniz binlerce, milyonlarca küçük değişkene bağlı ama yine de edilgen kalmayı bilerek. “Günlerin getirdikleri”ni hazmederek. Böyle düşünmek size bir şey kazandırmaz. Ama o bardağın orada olduğuna inanmak istiyorsanız, o bardak orada diye düşünmeniz de size bir şey kaybettirmez.

Kendini kandırmak mı bu? Elbette! Ama kimin umrunda. Her şeyi varsayımlar üzerinden yaşamıyor muyuz zaten. Doğru veya gerçek bildiğimiz şeylerin ne kadarı var, yok,gerçek,doğru? Varsayımlar, dayanaklar, referans noktaları sizin “point of view” unuzun “point” i olan şeyler… Ne kadar gerçek bunlar? Ne kadarı sizin? Ne kadar sizsiniz? Bilemezsiniz. O zaman bir kez daha, kimin umrunda? Yaşam güzel, çünkü güzel yaşamak istiyorum. Yaşamayı seviyorum çünkü, sevidğim bir yaşam istiyorum. Bu kadar basit. Olması gerektiği kadar basit.

Yaşamı güzelleştirmek için tamamlamak gerekiyor. Tamamlamak olmasa bile bitirmişlik, bitmişlik hissi, adını koyamadığım veya anlamları çizdiğim alandan taşan bir dolu sözcük kullanılabilir aslında, ancak söylediğim şey çok basit.

Bitmek zorunda olan bir hayatımız var. O yüzden güzel, çünkü o hissiyata gelebilmek için her şey önünüze sunulmuş halde. Nasıl olsa bitecek, tamamlayın ya da tamamlamayın… Bitecek işte. Korkmaya çok gerek yok. Sevmeye çalışmak işe yarıyor. Günün birinde biteceğim hissi hoşuma gidiyor ve sanırım bunun bütün nedeni veda etmeyi öğrenmiş olmam. Bu noktada “Size kendi bestelediğim bir şarkıyı seslendireceğim”. Leş edebiyattan arındırdığınız zaman demek istediğim şeyi anlatabiliyor bence.

Bir Yaz Gecesi Kabusu

Dedi ki öğrenmek gerek
Veda etmeyi
Dedi ki öylesi
Daha değerli

Yenilenmek için
Durmak gerek
Durmak için
Veda etmek

Denedim, ellerim
Arkamda saklı
Veda etmeyi
Beceremedim

Niyetim kötü değil belki
Ama kendimi suçlu bildim

Zayıflıktı, bağlanmaktı
Çekip gitmeyi
Zorlaştıran

Günden düne
Tam ters yönde
Uzaklaştıran

Öksürdüm, derindi sesler
Hoşuma gitmedi
İrkildim, bulmaya gittiğim şehirlerin
Sesini işittim

Bir yaz gecesi, kabus gibi
Sineye çektim, devam ettim

Beklenmedik ibr cümle değildi belki
Ama duymak çok incitti

Ben durdum, dinledim
O öğretti.

O.T.L.


Buna alışmanın pek kolay olmadığını itiraf etmem gerek, ama sanıldığı gibi veya sanıldığını düşündüğüm gibi hastalıklı ya da “ucuz yalnız adam edebiyatı” bir şey değil. Gerçekten bunu öğrenmek, çok şey öğretiyor.

Veda etmek değer katıyor, değer kılıyor. Saygını gösteriyorsun yaşamına, başkalarının yaşamına, ailene, arkadaşlarına, okuluna, aşkına… Hem kendin serbest kalıyorsun, hem de karşı tarafı serbest bırakıyorsun, özgürleştiriyorsun. Unutmuyorsun, hayır unutmak değil tabi ki. Bu yalnızca yüzünde bir gülümsemeyle hatırlamak, en azından günün birinde.

Düzgün veda etmek gerekiyor. Usûlünce bitirmek. Bir daha görmemek, söz vermek. Yoluna çıkmamak. Biraz cesaret. Katı yüreklilik değil, cesaret. Yaşanmaya değer bir yaşam için hatırlanmaya değer anılar yaratmak.

Kolay değil, ama güzel. Güzel olmasını istemezsen güzel de değil. Kolay olmasını istersen kolay olmuyor tabi. Kolay olsaydı övünmeye değer olmazdı. Kendinizi kendinize övmek için yeteri kadarı zoru sevip, sonra veda etmeniz gerek. Ki siz de pek kolay sayılmazsınız. Oturup bunu baştan sona okuduğunuza göre… Hadi şimdi gidin ve bitmesi gereken şeylere veda edin, bol şans.


***


*** "My Time Has Come by poisonunic" http://poisonunic.deviantart.com/art/My-time-has-come-81667677

Babam Olsaydım

Besbelli kireç boğazım
Nefesim kabuk tuttu
Kuru kuru hırıldıyorum
Yorgunluk koymuyor artık
Gerçi çok geç olmadan kalktım
Ama öfkemi orada unutmuşum
Dönüp almadım
Üstüne üstlük bağıramıyorum da.