10 Şubat 2010 Çarşamba

Ben lisede bir şeyler yazmışım III


Gece saat 11 di ve ben oradaydım. Elimi sağ cebime attım, bir paket sigarayı buruşmuş sertliğiyle elimde hissettim ve çıkardım. Paketi açtım, içinden ters duran yarısını daha önceden içtiğim sigarayı çıkardım. Ağzıma götürdüm. Kurumuş ıslaklığıyla nikotini çekmiş olan izmarit dudağımı yaktı. Aldırmadım, alışıktım. İlk defa yarım bir sigara içiyordum ama alışıktım. Ay yarısı hala inşaat altında olan bir binanın arkasında saklanıyordu. Çok beceriksizceydi bu çaba. Parıl parıl parlıyordu aslında. Ne bulut vardı ne güneş. Gece vardiyasındaki palavracı bir bekçi gibi öylece duruyordu orada. Elimle ceplerimi yokladım. Ateşim yoktu. Gece saat 11 di ve ateşim yoktu. Etrafıma baktım, her gün rayların arasından kaçıp giden kediler bu gün rayların üstünde yürüyorlardı. Kediler iğrenç bir hiyerarşi içinde sırayla düm düz yürüyorlardı. Kedilere ateş sormak için yanlarına yaklaştım. O basit sinir bozucu derecede işlevsel olan düzeni bozdum ve hepsi kaçtı. Gece saat 11 di ve düzen bozmuştum. Üzüldüm. Kedilerde besbelli ateş vardı. Yoksa nasıl öyle yangın gibi tütüyorlardı? Kedilerde kesinlikle ateş vardı. Arkamı döndüm orada duruyordu. Kahverengi takım üstüne keçe gibi uzaktan görünce bile kaşındıran siyah bir palto giymişti. Endamlı onun için doğru kelime değildi. Hastalıklı ve ahlaksız bir zarafetti ondaki. Keldi. Düpedüz keldi. Siyah fötr şapkasının kenarından saçları görünüyordu ama keldi işte, düpedüz keldi. Bana doğru yaklaştı. Masa başında para kazanıp hayat kaybedenlerin hep yürüdüğü şekilde, hafif kambur, bıkmış ama memnun, paytak paytak, düm düz yürüdü. Kafası kendisinden daha da kamburdu. Sürekli bir adım ötesini görmek istermişçesine dik bir açıyla ayaklarının ucuna bakıyordu. Bana birkaç metre yaklaşmıştı ki başını kaldırdı. Aşağıdan yukarıya yavaşça ürkerek ve kararsız. Başını kaldırırken ayaktan başa beni süzüyormuş gibi geldi. İrkildim. Dudağım yandı. Aldırmadım, alışıktım. Gözleri göz hizama geldiğinde hafiften öne eğildi. O kadar basit bir kamburluğu vardı ki öne eğilirken sırtını düzleştirmeye çalıştığı için adamın başının yerden yüksekliği değişmedi bile. Sağ elini şapkasına götürdü, tam kıvrımından yakalamıştı ki bir an eli titredi. Tereddüt etti. Ama adete içgüdüsel bir hareketle eli şapkasını yakaladı ve kaldırdı. Evet, adam keldi. Düpedüz keldi. Biliyordum. Korkakça ağzını açtı ve hafifçe soğuktan ilk önce çatlayıp sonra birbirine yapışan dudaklarını yaladı. Bunu yaparken gözleri yine yerde kendi özsaygısını arıyordu. Ağzını tekrar açtı. “iyi akşamlar” dedi. O kadar içten söyledi ki gerçekten de iyi olmalıydı akşam. “saatiniz var mı acaba?”. Sağ kolumdan paltomu sıyırdım. Saate baktım. Saat adama benziyordu. Kambur, bezmiş, sahibine teslim ve çalışkan, ölene kadar çalışkan. Adama baktım. Bu sefer kararlıca bana bakıyordu. İlginçti. Adam beklide saati öğrenemezse başı biraz daha eğilecek ve gözleri artık attığı adımların arkasına bakmaya başlayacaktı. Umutluydu ama son umuduydu sanki.Ağzımdan çıkacak doğru ya da yanlış bir yanıt adamın hayatını etkileyecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Kapıldım dediysem o kadar da değil. Sadece bir an sarstı bu düşünce beni. Gece saat 11 di ve sarsılmıştım. Saati söylemek büyük bir sorumluluk oluvermişti. Saat adam için asıl önemli olan zamana hizmet etmiyordu orada. Gözlerimi adamdan ayırmadan etrafıma baktım. Burası bir tren istasyonuydu ve ben bir ahmaktım. Muhtemelen bir sonraki trene ne kadar kaldığını öğrenmeye çalışıyordu adam. Gerçekten de bir tren istasyonunda olduğumu umarak adama dikkatlice baktım. “saat 11’i 1 geçiyor.” dedim. Adamın gözleri parıldadı. Sırtı bile dikleşir gibi oldu. Kafasını istemsizce hafif hafif aşağı yukarı sallarken “sağ olun” dedi. Sağ olmalıydım. Bu sorumluluğu taşıyamazdım, sağ olmalıydım. Adam yavaşça ve küçük adımlarla arkasını dönüyordu. Sağ elim onu yakalamak istercesine arkasından hafifçe sekti. Bir anda “ pardon” deyiverdim. Neden özür diliyordum? Ne yapmıştım? Sadece adama seslenmek için bile bir özür kelimesi kullanmıştım. Garipsedim. Adam bana doğru dönmeye başlamıştı. Bir an önce bir konu, bir soru, her hangi bir şey bulmalıydım. Bu kadar umutsuz bir adamı nedensiz yere yolundan alı koyamazdım. Tam o sırada adam “buyurun” dedi. Donakalamadan, ağzım açıldı. Beynim bu kez çabuk davranamamıştı. Yavaş çekimde konuşanların sesi kalın duyulur ya hani, kendi sesimi öyle duyacağımı tahmin ediyordum. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ama nasıl söyleyeceğim hakkında şüphelerim vardı. Şüphelerim yasalara dönüşseydi eğer diye düşünürken ağzımdan “ ateşiniz var mı ?” çıktı. Ne demiştim ben? Böyle bir şeyi o adamdan nasıl isteyebilmiştim. Bir kediden az daha isteyeceğim bir şeyi şimdi bu zavallı yaratıktan nasıl istemiştim? Kendime kızdım. Çok kızdım. Adam “ maalesef yok” dedi. “kedilere sordunuz mu?”. Gece saat 11’i 1 geçiyordu ve adam kedilerle konuşuyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder