8 Ocak 2010 Cuma

Bir Gün Uyandığında Anlatamıyordu

Bir gün uyandığında anlatamıyordu. Büyük yatağında gözlerini açtı, boş beyaz pürüzsüz tavana baktı. Mor saten çarşafları buruşmuş, yatağının kenarlarından çekiştirilip alınmıştı. Başını sakince sağa doğru çevirdi. Uyanmayı planladığı zamana 25 dakika vardı. Doğruldu, anlamaya çalıştı, düşündü. Anlayamıyordu, bu pek sık olmazdı. Birdenbire yaşamına yön veren tüm yetileri elinden alınmış, belini bağladı tüm övünçleri uçup gitmişti ve bütün o kibir elinde patlamıştı. Kendini diğerlerinden farklılaştıran, yücelten, yaşamaya devam ettiren o yükseklik farkı bir anda silinmişti. Yatağının tam karşısındaki devasa televizyona baktı. Siyah mat camdan yansıyordu. Eskiden olsa gördüğü şeye bakıp keyiflenebilirdi. Kimi zaman daha fazlasını yapmak bile geçmişti aklından. Ama bugün farklıydı. Bundan sonra farklıydı. Artık “ben ve diğer küçük insanlar” diye başlayamayacaktı, diğerlerini dinlermiş gibi yaparken içinden attığı tiratlara. Lanetlendiğini düşündü. Sıradanlığa lanetlenmişti, evet bu olmalıydı. Kendine çarpana kadar es geçtiği, umursamadığı bir Tanrı onu Olimpos’tan atmıştı. Varlığını ve yüceliğini tüm insanlığa kanıtlamak için ona meydan okumuştu ve kazanmıştı. Nasıl olabilirdi, nasıl yenilebilirdi? Nefesi kesildi. Ellerini yatağa bastırıp hafifçe öne doğru eğildi. Bir neden aradı. Bulamadı ama aklına gelen ilk şey onu biraz rahatlattı. Yataktan kalkıp banyoya gitti. Zaten onu ancak bir Tanrı alt edebilirdi.

39 yaşında bekar bir adamdı. Hiçbir kadının onu dünyanın geri kalanından saklamaya cesaret edemediğini düşünüyordu, gerçi hiçbir kadına kutsallığına el sürdürecek kadar yakınlaşmamıştı. Sorun değildi, yalnızca sekse ihtiyacı vardı – ki bunu kabul etmek onun için büyük bir adımdı - onu da edinmekte çok sıkıntı çekmiyordu. Ellerini lavabonun kenarlarına koydu. Lavabo sade, beyaz seramikten bir kayık şeklindeydi. Cam bir dolabın üstünde narin ve asil bir şekilde sanki havada asılı kalmış gibi duruyordu. Evinin geri kalanı hakkında isabetli bir tahmin yapmak için banyosuna bakmak yeterliydi. Evini tasarlamaya banyosundan başlamıştı. Evi, özellikle banyosu, yalnız kalıp mükemmelliğini takdir edebildiği bir yerdi. Evinin dışındaki yerlerde bir parça eğreti hissediyordu kendini. Boktan pirinç bir sigara tabakasına sokuşturulmaya çalışılan bir Havana purosu gibi, bu yüzden 3 metrelik kapılarla dolu büyük ve yüksek tavanlı bir evde oturuyordu.

Başını kaldırdı. Karşısında ayna vardı. Bir süre baktı. İnsanları yalnızca yüzlerine bakıp, sıradanlıklarını açık, berrak ve sıkıcı bir şekilde görülebilen fazla abartılmış sığ yaratıklar olarak görüyordu. Aynadaki yaratığa baktı. Analiz etmeyi düşündü. Rahatlıkla gördüğü tüm o basitliği kendine anlatabilir miydi? Ellerinden güç alarak kendini geriye itti, soğuk siyah granitten karolarla kaplanmış duvara yapıştı. Yere çöktü. Sanki birileri o an gelip tüm kemiklerini çekip almıştı. Siyah, saten pijamaları duvardan kayarken ensesine kadar çekilmişti. Kafası, siyah ve parlak bir deliğin içinden çıkmaya çalışan koca bir bebek gibi görünüyordu. Bedeninin geri kalanıysa öylece yığılmıştı.

Derin, derin nefes alıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, kocaman olmuştu. Hep geriye yatırdığı yağlı, siyah saçları alnına ve gözlerinin önüne dökülüyordu. Ağzı ve burnu pijamasının yakasından, satenin içinden hava yakalamaya çalışıyordu. Yer yer ağarmış top sakalı ve yanaklarındaki bir gecelik kirli sakal o nefes aldıkça satene sürtünüp hışırdıyordu. Ne yapacaktı şimdi? Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı düşündü. Saçma olurdu bu. Kendisindeki bu değişikliği fark edebilmek için o olmaya gerek yoktu. Herhangi biri, sıradan biri bu farkı anlayabilirdi. Bildiği anlamdaki hayatının bittiğini düşündü. Sakinleşmeye ve mantıklı düşünmeye çalıştı. Duş almalıydı. Bir an evvel ayağa kalkıp duşa girmeliydi. Duş almak onun için günlük bir arınma ritüeliydi. Dünyanın geri kalanındaki pislikten arınmak ve yine kendi saf mükemmelliğine geri dönmek için her gün eve gelir gelmez duş alırdı. Bu kez planda bir değişiklik olacaktı. Çünkü bu kez kirlendiği yer dış dünya değil, kendi uykusu ve düşleriydi.

Gözleri dosdoğru karşısındaki cam dolaba bakıyordu. Başka bir yere bakmaya cesaret edemiyormuş gibi oraya sabitlenmişti. Dolabın içi rahatlıkla görülebiliyordu. Üst rafta düzgünce istiflenmiş hepsi birbirinin aynı beyaz havlular ve yıllardır kullandığı parfümün en büyük şişesi duruyordu. Alt rafta 6 şişe şampuan, 6 şişe duş jeli, 6 şişe tıraş köpüğü,– hepsi aynı marka - ve 2 kutu kondom duruyordu. Hepsi kusursuz bir şekilde dolaba oturuyordu, sanki dolap onlar için yapılmıştı. Gözlerini başka bir şeye çevirmeden bacaklarını kasmaya çalıştı. Zorlukla dizlerini kırdı. Bedeni itaatsizlik etmiyordu belki ama ayak diriyordu, orada kalmak istiyordu. Avuçlarını pürüzsüz granit duvara dayadı, dizleriyle ve kollarıyla kendini yukarı çekti. Yükseldikçe dolap görüş alanından çıkıyordu ve ayna yavaş yavaş ve sinsice, tepeden inme bir ceza gibi ona yaklaşıyordu. Gözlerini kapadı. Son bir güçle doğruldu ve duvara yaslandı. Ağzı ve burnu pijamanın boyunduruğundan kurtulmuştu ama hala nefes almakta güçlük çekiyordu.

Duvara yaslanarak el yordamıyla duşakabini buldu. İki elini birden oval kabinin sürgülü kapısına dayadı. Avuçlarında pürüzsüz camın soğukluğunu hissetti. Eğer gözleri açık olsaydı, nefesinin camda bıraktığı buğuyu görebilirdi ama gözlerini açmamayı yeğledi. Ellerini zorlukla sağa doğru çekti. Kapı yavaşça ve ince bir hışırtıyla kaydı. Ellerini açıklığın kenarlarına kaydırdı. Başı içeri doğru eğilmişti, birazdan kusacak gibi görünüyordu. Sol ayağını yavaşça kaldırdı ve içeri doğru yüksek bir adım attı. Biraz olsun rahatlamayı başarmıştı. Zayıf bir şekilde elleriyle kendini itti ve ayağını da içeri attı. Gözlerini açtı. Neyse ki siyah granit batan günün ışığında pek yansıtıcı bir yüzey oluşturmuyordu.

Pijamasının düğmelerini yavaş yavaş açtı ve omuzlarından yere düşmesine izin verdi. Elerini beline, pijamasının altının lastiğine doğru götürdü. Çok fazla eğilmeden pijamasının altını yere itti. Gece yatarken iç çamaşırı giymiyordu. Teninin her yerinde soğuk sateni hissetmeyi seviyordu. Musluğu açtı. Soğuk su yere dökülmeye ve bileklerindeki pijamayı ıslatmaya başladı. Musluğun biraz yukarısındaki parlak krom düğmeyi sertçe ittirdi. Su artık köşe duvarın her iki tarafındaki deliklerden ve tavanın neredeyse her noktasından üzerine fışkırıyordu. Bir gece eve getirdiği bir kadın bunu araba yıkama makinalarına benzetmişti. O an kadın gözünde bir parça daha küçülmüştü, onunla alay etmişti, kadın fark etmemişti ve daha da fazla küçülmüştü onun gözünde. Ama şimdi ne fark ederdi, duşu bir bahçe hortumundan ibaret bile olabilirdi, suya ihtiyacı vardı.

Rahatlamayı umarak gözlerini kapadı ve başına biraz geriye attı. Eğer bir şey onu düzeltecekse bu olmalıydı. Bekledi, suyun üzerinde yolunu bulmasına izin verdi. Dünkü adam olmanın nasıl bir his olduğunu hatırlıyordu. Vaatleri biliyordu. Onun kendine vaat ettiği bu değildi, kesinlikle bu değildi. Hiçbir şey olmuyordu, rahatlamıyordu, kendini daha iyi hissetmiyordu. Gözlerini açtı, dişlerini sıktı, düzgünce kesilmiş manikürlü tırnaklarını avuçlarına bastırdı. Sinirle gözlerini açtı ve sağ yumruğuyla parlak krom düğmeye tüm gücüyle vurdu. Akan su kesildi, acı bir küfür patlattı. Yere çöktü, köşeye yaslandı. Elini tutuyordu. Düzgün parmaklarının üst kemiklerinin üzerindeki deri yüzülmüştü, ince ince kanıyordu. Elini bir süre akan musluğa tuttu. Her şey bitmişti.

Oturduğu yerden musluğu kapadı. Boş bakıyordu. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Bunu anlamıştı. Garip bir şekilde sakindi. Bileklerinden pijamasını sıyırdı, bir kenara bıraktı. Gözleri dolmuştu, üstüne üstlük sırılsıklamdı ama yine de kirliydi. Kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Orta yaşlı çıplak bedeninden sular damlıyordu. Duştan çıktı. Düz bir şekilde tam ileriye bakıyordu. Hipnotize olmuş gibiydi. Yavaşça ama ne yaptığını bilen adımlarla banyo kapısına doğru yürüdü. Yatak odasına girdi. Sabit, bir o kadar da bilinçsiz bir halde sağa, salona doğru döndü. Devasa kapıdan geçerken üstünden damlayan sular Fransız maun parkede ritmik sesler çıkarıyordu. Dümdüz ileri yürüdü ve salonun neredeyse yarısını kaplayan Amerikan mutfağa doğru yöneldi. Salon ve mutfak batan güneşin etkisinde eskisinden daha sıcak görünüyordu. Salonun batıya bakan cephesi tamamen camla kaplıydı. Binaların arkasında saklanmaya çalışan Güneşe baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hiçbir şey değişmemişti. Değişmiş olmasını dilerdi.

Buzdolabının önünde durdu. Ne yaptığını, neden yaptığını umursamıyordu. Çift kapılı buzdolabının büyük kapısını açtı. Buzdolabı neredeyse boştu. Hep dışarıda yiyordu. Yemek yapmayı pek bilmiyordu, öğrenmeyi de istememişti. Bundan sonra da bir önemi yoktu. Düzgünce dizilmiş enerji içecekleri ve şişe suların yanında duran paketlenmiş sandviçlerden bir tane aldı. Kepek ekmeğiyle yapılmış arasında tonbalığı ve mayonez olan, her yerde kolayca bulunabilen sıradan bir sandviçti. Hazırlandıktan sonra çaprazlamasına kesilip pakete koyulmuştu. Basitti. Sorun değildi. Küçükken annesi de sandviçlerini böyle keserdi.

Buzdolabını kapattı, arkasını döndü ve salona doğru yürüdü. Büyük antika çalışma masası camla kaplı cephenin tam önünde içeri bakacak şekilde duruyordu. Tam karşısında üçlü siyah deri bir kanepe vardı. O çalışma masasında otururken, siz karşısına oturduğunuzda şehirdeki büyükçe bir gökdelen gibi görünüyordu. Kanepenin her iki yanında yekpare camdanmış gibi görünen sehpalar vardı. Çalışma masasına gitti, sağ tarafta en altta duran çekmeceyi açtı. Çekmecede yalnızca kırmızı kadife bir kutu duruyordu. Onu oraya koyduğundan beri ilk defa açıyordu o çekmeceyi. Kutuyu çıkarıp masaya koydu. Kutunun altın rengi kopçasını sakince açtı. Kırmızı kadifenin içine gömülmüş 9mm bir Glock 17 ve yanında da dizilmiş 16 mermi bulunuyordu. Alırken içine bakmamıştı. Eve gelip açtığında 17inci merminin diğerlerinden ayrı durduğunu görüp çıldırmış ve tek duran mermiyi silaha yerleştirip pencerenden dışarı ateş etmişti. Boş duran mermi oyuğuna dokundu. Hiçbir şey hissetmiyordu. Silahı kutudan aldı, şarjörünü çıkarıp mermileri birer birer yerleştirdi. Şarjörü geri taktı ve ilk mermiyi namluya sürdü. Emniyeti açmak için baş parmağını yukarı doğru kaydırdı, olmadı. Emniyet zaten açıktı.

Sandviç paketini tuttuğu sol eliyle krom kollu tekerlekli büyük deri sandalyesini yavaşça kapıya doğru sürüklemeye başladı. Gözleri hala doluydu. Kendinden çok emindi. Sandalyeyi salona açılan giriş kapısının birkaç metre önüne yerleştirdi. Sandalyeye oturdu. Güneşin son ışıkları göğsüne ve boynuna vuruyordu. Zorlukla yutkundu. Annesini düşündü. Babası öldükten sonra o zarif ve bağımsız kadın, ne istediğini bilen alımlı, yumuşak yüzlü, sanatçı ruhlu kadın; basit, sıradan, çocuğu için yaşayan zavallı ve acınası bir et parçasına dönüşmüştü. Belki de artık onu kaldığı huzur evinde ziyaret etmenin zamanı gelmişti. Yatak odasındaki saat çalmaya başladı. 1 saat sonra işte olması gerekiyordu. Gidip anlatması, alay etmesi ve değersiz küçük insanları eğlendirmesi gerekiyordu. Ama yapmayacaktı. Hazırdı ve bekliyordu. Sağ elinde bir tabanca sol elinde bir paket sandviç, bekliyordu. Eğer onu isteyen biri varsa, kapıyı kırıp onu bulması gerecekti. Bu gece o talk-show u kimse sunmayacaktı.


Radiohead – Talk Show Host ‘tan esinlenildi bu.

1 yorum:

  1. Okudum, beğendim. Şarkıyı bulup dinlemem gerekiyor öte yandan.. Bir de keşke adamcağızın evi hepimizin fantezisi olan o ev olmasaydı..

    YanıtlaSil