2 Mayıs 2010 Pazar

Sen

Giderek umarsızlaşıyorsun. Bilemiyorsun. Bilmiyorsun. Canın bir şeyler çekiyor ama adını koyamıyorsun. Huzur mu bulmak istiyorsun? Rahatlamak mı istiyorsun? Kendini bilmek mi istiyorsun? Doğru yoldasın. Doğru yolda mısın? Bilmiyorsun.

Günün birinde gelir biri diye; günün birinde pes edersin diye. Pes etmeye hazır mısın? Kimin umrunda! Pes edecek misin? Bilmiyorsun. Neyi biliyorsun ki? Hani bilgeydin sen? Hani çömüştün her şeyi? Heni bilgeydin, olgundun ya...

Hayır, sen olgunlaşmadan yaşlandın. Kimseyi suçlama. Tek suçlu kendinsin. Bekleyemedin, sabredemedin. Yaşaman gerekeni yaşamadan geçtin gittin. İhtiyacın olmadığını düşündün. Yanıldın. Yanıldın mı? Bilmiyorsun.

Nereye gideceksin, neden gideceksin biliyorsun; ama düşünüyorsun, daha n'aptın ki? Ne hakkında şüphe etmeyeceğin cümleler kurabiliyorsun ki? Neden eminsin? Eminsen, neden eminsin? Bilmiyorsun; ama yine de işe yarıyor. Makine çalışıyor. Makineymişsin. Öyle diyorar. Öyle demeleri işine geliyor. Öyle misin? Bilmiyorsun.

Peki şimdi n'apacaksın? Nereye gittiğini bildiğin, neden gittiğini bildiğin ama yine de bilmediğin yollardasın. Sürekli birilerini eve bırakıyorsun. Hayatında hiçbir dostluk, hiç bir aşk kalıcı değil. Senin evin nerede? Evin, senin nerede olduğunu biliyor mu? O senin evinde, kanepende oturup bir kadeh ucuz şarap mı içiyor şu an? Bilmiyorsun.

Senin yaşamaya hakkın var mı? Ne yaptın ki? Her şeyi yaptın ama ne yaptın? Hiçbir şey? N'aptın? Bilmiyorsun. Sen kendine neler yaptınığını biliyorsun. Biliyor musun? Umurunda mı?

Hayatında hiçbir şeyin kalıcı olmadığını biliyorsun. Herkesten özür diliyorsun. Günün birinde onların olmayacğaını biliyorsun. Bu yüzden hayatını bir araya toplamaya çalışıyorsun; ama daha çok gençsin? Yaşlı mısın? Öyle diyorlar. Peki. O zaman şimdiden hoşçakalın.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Fena şekilde rüzgara benziyorsun

Günün son saatleri. Hava hiç de can sıkacak bir halde değil. Huzur yok yine de. Rahatsızlık da yok. Son saatlerin serin, sarışın rüzgarları var. Bilmediğim dilde bir tango çalıyor. Duyabiliyorum, hoşuma gidiyor.

Küçük adımlarla geliyorsun. Zarifliğin bana adını bile unutturabilir. Bunu bilmeni istiyorum. Tango sana kur yapıyor. Bir sigara yakıyorsun, sigaran seni öpüyor, dumanla sevişiyorsun. Oturduğun sandalye senin için orada, baktığın uzaklar üzerine göre yapılmış. Koca gezegen sana ayak uyduruyor. Her şey senin için varmış gibi hissediyorum.

Ellerin tangonun ritmiyle oyalanıyor. Yavaşça havayı deliyorsun. Parmakların suya atılmış pürüzsüz taşlar gibi. Dokunduğun yerlerde küçük, kusursuz dalgalar oluşturuyorsun. Dalgalar büyüyüp yüzüme çarpıyor. Kendime gelemiyorum.

İşaret parmağımı elindeki sigaraya doğrultuyorum. Sonra yavaşça parmaklarına, bileğine, dirseğine, göğüslerine, beline, üst üste attığın bacaklarına, narin ayak bileklerine. Havaya seni çiziyorum. Siluetin kendini göstermek istiyor. Işığın önünde duruyor. Varlığın değil yokluğun acıtıyor.

Çok acayip iki rüya gördüm

Normalde hiç görmem, ya da doğru dürüst hatırlayamam; ama bu seferkiler bir değişikti. Böyle töbeestağfurullah bi halleri vardı.

Bir otobüsteyim, benimle birlikte genelde yaşlı insanlar var. otobüsü jandarma, polis gibi bir şey kimlik sormak için kenara çekiyor. Datça'ya otobüsle giderken yapıyorlar kimi zaman bunu asker kaçakları için. O yüzden orasıyla ilintilendirdim mekanı falan. İlk önce benim kimliğime bakmıyorlar, ben otobüste kalıyorum; 5-10 insanı indirip diziyorlar tek sıra yan yana. Ben de mal gibi o tarafa bakan camdan kabak gibi görülecek şekilde elimde ehliyet duruyorum. Aşşağıda, sinemadaki yeni rakı reklamında oynayan adam duruyor. Komiser falan herhalde. Krem takım mavi gömlek. Fedon kadar da bronz ama böyle, parlıyor. "Şunu da alın" gibisinden bir işaret çakıyor, biri gelip alıyor beni. Ehliyeti gösteriyorum amcaya, "Bunun samimiyeti yok" falan gibi bir şey söylüyor ( Nelereolüyür?). Ben direk ateşli asi adama bağlıyorum. Hakaret etmeden, saygı çerçevesinde ama biraz da aciz bir ses tonuyla sayıyorum falan bir şeyler diyorum. Beni sıranın en başına koyuyorlar. Yanımda devasa bir polis var, çömelmiş bana bakıyor. Ama saçları bir acayip. Böyle yılbaşı süsleri olur ya, iki elinle açınca küçük altıgenler oluşturarak genişlerler falan. O desende bir saçı var adamın yer yer kel. Adama "Abi sizin göreviniz bizim güvenliğimizi sağlamak değil mi, niye bize kötü davranıyorsunuz?" diyorum. Önümde duran rakıcı amca "E hepiniz helenistsiniz be oğlum" diyor. (LAN?!) "Beyefendi solcuyum ben, helenizimle ne alakası var" falan diye adamın üstüne yürüyorum. Yılbaşı süslü saçlı dev polis beni geri çekiyor. Boğuşurken "Benim babam da 78 kuşağından" diyorum gereksizce. Sonra babam geliyor. Saçlar simsiyah daha hiç ağırmamış, toplamamış da saçları böyle Darth Vader misali duruyor saçlar. Bir de şu kaşlardan birleşen gözlüklerden takmış, elinde de smoothie, frappe tadında bir şey var. Adamlar gülüyorlar falan babama. Babam gülüyor. Ben yolluyorum babamı, bağırıyorum falan adama.

Sonra aynı yer olduğunu tahmin ettiğim avlu gibi bir boşluğa bakan 2-3 katlı bir apartman dairesindeyim. Gece olmuş. İçeride parti gibi bir şey var. Ayşegül çok sarhoş, "Ağzımda çok garip bir tat var, bir türlü geçmiyor" diye dolanıyor. "Belki yararı olur" diyorum, vuruyorum ağzının ortalık yerine bir tane. Arkasında Orçun "Ta Daaaa" gibi bir efektle kollarını açıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Dışarıda sokak lambaları yanıyor ama gökyüzü bir hayli karanlık. Yukarıda böyle göktaşı gibi bir şey görüyorum ama düzgün hareket ediyor. İnsanlar da fark ediyor bir anda o avluya bakan pencerelerde insanlar avlunun kenarlarında insanlar... Sonra uydu gibi bir şey uçarak geliyor o göktaşımsı şeye bir şekilde ışın mışın bir ayak ateş ediyor. Göktaşı gibi şey geliyor küt diye avlunun ortasına düşüyor. Göktaşı sandığımız şey de başka bir uyduymuş. (Uydu dediğim de, bildiğin iri bir çanak anten. İlk uydu da çanak anten, kendi toplayıcı yerinden ateş ediyor sanırım.) Sonra bir anda bir rabarba bir panik. Pijamalı bir amca düşen antene sarılıyor "Bheniym!" diye bağırıyor. Aşşağı iniyorum. Biri dedemi aramak için sokağa çıkıyor. Ben de dedemi aramak için çıkıyorum. Herkes koşuşturuyor.

Gördüm bunları. Evet. Oldu bu.

30 Nisan 2010 Cuma

The End of an Era ya da Bye Bye Salon

Bu gün itibari ile Ceren-Çopur-Orçun-Ben şeklinde girdiğimiz "haydi şu çocuklara bir oyun çıkaralım da aylardır verdikleri emek boşa gitmesin" çabasından vazgeçmiş ve tiyatroyu (bir kez daha, son kez (umarım)) bırakmış bulunuyoruz.

Çeşitli sebeplerimiz var. Olmaz mı? Tabi ki var. Hem nasıl var. Böyle kocaman kocaman.

Zaten salonu da yıkıyorlar. Bugün yalnızken salonla konuştum falan çok acayip.

Neden sevdiğimi farkettim salonu. Asla kıyamayacağım kadar güzel olmadı. O yüzden hep oradaydım.

Hoşçakal. 6-7 senemi s.ktin. Bu yüzden seni çok sevdim.

22 Nisan 2010 Perşembe

İçim Çürümüş

edepsizsin bir hayli
yeni yeni keşfediyorsun
aranıyorsun hep
bulabilirsen bulanıyorsun
bulamazsan sonun kötü olur

apaçık güneysin
tenin değil belki ama
ruhun esmer orası kesin
ısırıyormuşsun, öyle dedin
kanatıyormuşsun da
hoşuma gitmedi

dinleyenin vardır elbet
konuşanın var mı muallak
belli ki diyecek çok sözün var
belki hiç yok, sadece diyesin var

garipsin ama havada asılı duranlardan değil
korkmadım ama aşık da olmadım
gelir miyim bilmem yanına
bu sefer bir değişiklik olsun
hem benim yerim belli
en kötü nereye gideceğimi biliyorsun

19 Nisan 2010 Pazartesi

İçimdeki yaşlıyı bir kenara bırakıp, bir yazı yazdım.

Söz mü dinlemek lazımdı? Ya da sadece televizyonda gördüklerime inansam belki de her şey bir çok açıdan daha güzel olurdu. Kolay mesela. Ama kendini suçlamadığın bir kolaylık. Çünkü zoru bilmiyorsun.

Bu farkındalık daha ne kadar aklı başında insanların ağzına s.çacak? Ne yaşadığının, nereye gittiğinin farkında olunca mala dönmek zorunda mısın illa. Gerçek anlamlarını bildiğin şeylerden tiksinmek ya da mutlak bir tevazu ve olgunlukla onları kabullenip tolere etmekten mi ibaret yaşam? Değil, tabi ki bir köşede hep kendini kandırmak var, görmezden gelmek. E ama oldu mu şimdi böyle?

-E çocuk olmuş mu?

..işte.

Hava Durumu

Pencereden dışarı bakınca çok net bir şey görüyorum. Şu hava evde sevgiliyle yaşlıcılık oynama havasıdır. Bilimum huzur, mutluluk falan. Bir de müzik de uygun olunca sakin hissetmeye, gaza gelmemek zor oluyor.

Gerçi geçen gün de mor bir uçan balon görmüştüm pencereden. Çıktım terasa fotoğrafını çekmek için, çektim bir iki tane ama güzel olmadı.

15 Nisan 2010 Perşembe

The Enemy

You are, you decide
You demand, you control

Within you yet, without you it's nothing
Yet, it's not you

At all

Take a look at the walls
They're all closing down on you

The enemy is yelling as if it is you
But it's not you

You fear
Fear me

(şarkı sözü bu)

12 Nisan 2010 Pazartesi

Orada Olmayan Adam

Fazla dolunca, bomboş kalınıyor bazen. Bir şeyler yer değişitiriyor. Yerini başka şeylere bırakıyor. Oysa o sırada tek istenilen şey doldur boşalt yapmadan olabilmek oluyor. Uyumak mesela.

Fiziksel olarak bir yerde olmak yetmiyor. Her şey, herkes daha fazlasını istiyor. Daha fazlasını veremeyince kızdığım herkesten bu noktada özür diliyorum.

I'm not there.
I do not sleep.

7 Nisan 2010 Çarşamba

"Veda Etmek Üzerine" isimli yazıdan "hepimiz ölücez, hadi gidin sevgililerinizden ayrılın" anlamını çıkaran A.Orçun Can için

"...

Dr: Yaşamayı sevmek, ölümü düşünmekle olur.

Met: Nasıl düşüneyim, bilmiyorum.

Dr: Kendinle kal biraz.

Met: Kalamam, korkuyorum kendimden.

Dr: Elini alnına koy.

Met: Koyamam, yorulurum.

..."

(Bi'şey yap Met! / A.Nesin)