12 Ağustos 2010 Perşembe

Meryem Ana Fısıldasa ya...

Herkesin zayıflıkları vardır. Kullanılabilir zayıflıklar, sömürülesi zayıflıklar. İstenilen zayıflıklar. Başkaları tarafından istenilen zayıflıklar.

Kullanmaktan çekinmeyen biri olmak sizi kullanılmaya açık kılmıyor. Güzel. Gölge gibi peşinde dolaşılan insanlar bilimum merkezleri, hassas noktaları, yaraları gizleyedursunlar, deşilen yaranın tadı farklı oluyor. Muhtaç olmadan, İhtiyaç duyularak. Can acıtarak.

Her adımda, yavaş yavaş. Tek tek, birer birer. Hedefleri belirleyerek, hedefleri diğerlerine göstererek. İşaret ederek. Bekleyerek. Delirerek.

Kafa karıştırmak, kuyulara inilmeyecek ipleri sallamak ortalığa, haz veriyorsa; yükseltmek de haz veriyordur. Tabi yalnızca düşülmeyesi bir yükseklik yeterli oluyor.

İstiyorum. Deli gibi istiyorum. Uğruna yalanlar söylüyorum. Çiğniyorum, tükürüyorum ve gidiyorum. Güven işe yarıyor. Bana güvenin.

İstediğimi biliyorum. İstediğimi istiyorum. Alacağım, alıyorum.

Sadece bunu ayıkken yapmam gerekiyor. O kadar.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

"What a Foul and Awesome Display"

"At 5:29:45 am Mountain War Time on July 16, 1945, the world’s first atomic bomb exploded one hundred feet over a portion of the southern New Mexico desert known as the Jornada del Muerto – the Journey of the Dead Man. On seeing the fireball and mushroom cloud, J. Robert Oppenheimer recalled a passage from the Bhagavad-Gita: "I am become death the destroyer of worlds." Trinity Test Director, Harvard Physicist Kenneth Bainbridge, had a less ethereal reaction, saying, "Now we are all sons of bitches.""

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Kimsiniz, bilmiyorum ben mesela

Blog garip bir ortam. Bir şeyler yazıyorsun, okunsun istiyorsun. Tanıdığın insanlar var okuyanlar arasında, bir de hiç bilmediklerin. Hiç tanımadığın insanlar yazdıklarını okuyor. Süper bir şey aslında. Resmen tanışmak istiyorum o insanlarla.

Ama merak da ediyor insan; nerden buldunuz bu blog'u ki?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Cheesy

Hayatımızda bir çok şey oluyor, biz bunları görüyoruz algılıyoruz, bunlardan sonuçlar çıkarıyoruz; buna mukabil değişiyoruz ve ya güçleniyoruz; tamam, ama her şey etrafımızdakileri nasıl yorumladığımızla oluşuyor. 

Bilinçaltı aptaldır. Bu hep söylenir. Benim bahsettiğim şey bizzat bilincin kendisini yontmak, bükmek. Sonucu telekinesi geliştirmek olan bir şeyden de bahsetmiyorum. Çok daha temel, çok daha günlük.

Algı mekanizmasını kurcalamak zor bir şey kabul; ama eğlenceli ve sadece bu bile yeterliyken "the real deal" duruyor bir kenarda. Kendini kandırmak. İstediğini istediğin gibi görmek. Zaman zaman aptallaşabilme özgürlüğü. Bilmeme lüksü. Bunlar çok önemli şeyler. Hep biliyordum, duyuyordum bunu, evet siz de duyuyordunuz biliyorum. İş birazcık pratiğe dökmekte.

Son zamanlarda yazdığım şeylerin ne kadar "cheesy" leştiğinin farkındayım. Ama doğru bunlar yahu. Klişelerin, klişe olmak için nedenleri vardır ve yaşlıların da genellikle bildiği bir şey vardır. Basit iyidir. Basit iyileştirir. 

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Metaphore-Free Song Meanings

İzlediğim bir parodi videosundan sonra oturup çalıştım:

Pearl Jam - Jeremy : "Jeremy shot his friends today"
Muse - Plug'n Baby : "Vibrator"
Pink Floyd - Brain Damage : "I'll see you at rehab"
Portishead - Glory Box : "F*ck me hard baby"
The Cure - Boys Don't Cry : "I am not sure I like girls"
Weezer - Hash Pipe : "I am a loser"
Billy Joel - We Didn't Start The Fire : "I read the cyclopedia a lot"
Cake - Mexico : "I should lower my standards"
Cat Stevens - Lady D'arbanville : "She died"
Nirvana - Smells Like Teen Spirit : "I am not saying anything poetic or intelligent at all"
P.J. Harvey/Thom Yorke - The Mess We're In : "I'm in love with someone else"
Sting - Probably Me : "You're damn right It's me"
Staind - Outside : "Restraining Order"
Aerosmith - I Don't Want To Miss A Thing : "I am a bad father"

Şimdilik bu kadar. Aklıma eserse daha fazlasını da bulabilirm sanırım.

"If I could change, then I'd really be amazed"

Beklentiler yönlendiriyor. Yapacak bir şey yok. Kabullenmeler de bir o kadar karar verici oluyor hayatınızla ilgili... Ne yaşayıp yaşamayacağınıza dair.

Ancak insan ara sıra şaşırabilmek istiyor.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

The Core

The core is there. The core is breathing. Patiently waiting. Waiting for a sign to develop, to emerge. Slowly, willingly it grows. Feeds up on the endless misguided hopes of all the sure people. "It is an atrocious being indeed", he said, "These things are not meant to be rushed".

So I waited and waited and waited... Nothing happened. Typical.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bilet Mevzu

Yarın geceki Cranberries konserine gitme planım vardı. Hala var. Bilet de var. Ototbüs bileti de.

Yalnız bir sorun. Yaşanan bir satılma sonrası birer tane fazla var bahsi geçen biletlerden.

Var mı aranızda gelmek isteyen? Ciddiyim.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

The More I go The Less I Know: Emin misiniz, son kararınız mı?

Bilge olmak büyük bir erdem, güçlü bir duygu, harika bir özellik bir de tabi nereden baksan müthiş eğlenceli bir şey gibi duruyor.

Bilmek aynı zamanda ciddi bir tatmin de olduğu için de ufak çaplı bir takıntı geliştirmişliğim de vardır bu hususta. Her şeyi bilmek istedim ilk önce. Olamayacağını anladığımda ergenliğin zirvesinde falandım yaş itibariyle, suçlamalar, kızgınlıklar gırla gidiyor o sıralar. Bir şekilde atlatıldı tabi hep onlar, yeni bir çözüm de bulundu;"her şeyden birazcık bilsem ben mesela".

Odaklanmak yerine, ilgilimi dağıtmaya karar verdim, kendi adıma işe yaradığını söyleyebilirim. Bir kaç sıkıntısı oluyor tabi. Genişleyen bakış açısı emin olma duygusunu kemiriyor; ama buna daha sonra geleceğim, zira asıl bundan bahsetmek istiyorum. Bir diğer sıkıntı ise odaklanmış insanların kötücül ve antipati dolu tepkileri oluyor. Ortalıkta gereksiz bilgiler ansiklopedisi olarak dolaştığın zaman her şeyi bildiğin farzediliyormuşçasına bazıları senden daha "bilgili" olduklarını kanıtlamak için bilimum laf sokma ve bozma denemelerine girişiyor, oysa ki ortada bir iddia yok. Bunu bilhassa "ODTÜ solcuları" nda görüyorum. Kendime göre fikirlerim var ve bunları tek bir kaynaktan edinmedim(önemli bir cümleydi bu), yine de bir şekilde monşer, bağnaz veya liboş gibi damgalar yiyorum ki, ODTÜde dört senenin ardından koyuyor diyemem. Bahsi geçen insanlar bu konular mevz-u bahis olunca, bir noktaya kadar tektipler. O yüzden gelecek tepkileri aşşağı yukarı ölçebiliyorum artık, ya da çok daha eğlenceli bir şey yapıyorum, susuyorum.

Asıl konu, az önce dediğim gibi, bir noktadan sonra septisizm tavan yapıyor ve zaman zaman sıkıntı yaratıyor. İlla ki emin olduğunu düşündüğün ya da 1000 defa sorsalar aynı tutarlılıkta cevap vereceğin sorular kalıyor bir kenarda ama vizyon genişledikçe etraf bir parça bulanıklaşıyor gibi. Aslında "her şeyden birazcık" diyerek yapılan seçim şuna geliyor bu noktada; Gerçeğin bir parçasını kabul edilebilir bir hata payıyla anlamaktansa, tüm gerçekliği flu bir şekilde görmeyi yeğliyorum.

Bir konu hakkında ne kadar çok ve farklı fikir dinlerseniz (gerçekten dinlemekten bahsesiyorum, doğru olabileceğini bir kenarda tutarak, merak ederek dinlemek) seçim şansınız o kadar artıyor, fakat bir noktada seçenekler o kadar artıyor ki "tüm" e olan uzaklıkları devasa boyutlara ulaşıyor ve bütün o fikirler ihmal edilebilir bir konuma geliyor. Şundan bahsediyorum:

Mesela bir pasta alın, ve 4'e bölün. 4 ayrı parça,%25. Son derece makul. Her hangi biri seçilebilir. Şimdi o pastayı "tüm" e toparlayın ve bu kez 100 e bölün. %1. (bu noktada mantıklı veya saçma her fikri aynı kefeye koyuyorum, zira misal konu din gibi muğlak bir yerlerde duruyorsa her ne kadar mantıklı gelmese de cennet'in Cleveland'da olduğuna inananmak ve agnostisizm aynı derecede gerçeğe yakın oluyor) 100 de 1. 101'i 100'e ya da 99'u 100'e tamlamak doğal görünüyor. %1 ihmal edilebilir çünkü, yapılacak bir şey yok.

Durum böyle olunca emin olunamıyor, hem mantıklı, hem objektif, hem gerçek, hem emin hiç olunamıyor. Tek bir cevap geride kalıyor ve bu cevabı da gurur duyarak söylemek istiyorum.

"BİLMİYORUM!"

Gün geçtikçe o pastayı daha küçük parçalara bölüyorum; ancak emin değilim günün birinde objektifliğimden vazgeçip tek bir yol'un darlığına tolerans göstermek zorunda kalabilirim. O güne kadar,

"The more I go, the less I know"

18 Temmuz 2010 Pazar

Dear Catastrophe Waitress; I cherish your smile

Bekleyebilenler, beklemeyi bilenler. Sizi kutsuyorum. Yalnızlığı sevenler, siz bambaşka bir yerde duruyorsunuz benim için, daha yüce bir yerde. Merak etmeyin sizi bulmaya çalışacak değilim.