19 Temmuz 2010 Pazartesi

The More I go The Less I Know: Emin misiniz, son kararınız mı?

Bilge olmak büyük bir erdem, güçlü bir duygu, harika bir özellik bir de tabi nereden baksan müthiş eğlenceli bir şey gibi duruyor.

Bilmek aynı zamanda ciddi bir tatmin de olduğu için de ufak çaplı bir takıntı geliştirmişliğim de vardır bu hususta. Her şeyi bilmek istedim ilk önce. Olamayacağını anladığımda ergenliğin zirvesinde falandım yaş itibariyle, suçlamalar, kızgınlıklar gırla gidiyor o sıralar. Bir şekilde atlatıldı tabi hep onlar, yeni bir çözüm de bulundu;"her şeyden birazcık bilsem ben mesela".

Odaklanmak yerine, ilgilimi dağıtmaya karar verdim, kendi adıma işe yaradığını söyleyebilirim. Bir kaç sıkıntısı oluyor tabi. Genişleyen bakış açısı emin olma duygusunu kemiriyor; ama buna daha sonra geleceğim, zira asıl bundan bahsetmek istiyorum. Bir diğer sıkıntı ise odaklanmış insanların kötücül ve antipati dolu tepkileri oluyor. Ortalıkta gereksiz bilgiler ansiklopedisi olarak dolaştığın zaman her şeyi bildiğin farzediliyormuşçasına bazıları senden daha "bilgili" olduklarını kanıtlamak için bilimum laf sokma ve bozma denemelerine girişiyor, oysa ki ortada bir iddia yok. Bunu bilhassa "ODTÜ solcuları" nda görüyorum. Kendime göre fikirlerim var ve bunları tek bir kaynaktan edinmedim(önemli bir cümleydi bu), yine de bir şekilde monşer, bağnaz veya liboş gibi damgalar yiyorum ki, ODTÜde dört senenin ardından koyuyor diyemem. Bahsi geçen insanlar bu konular mevz-u bahis olunca, bir noktaya kadar tektipler. O yüzden gelecek tepkileri aşşağı yukarı ölçebiliyorum artık, ya da çok daha eğlenceli bir şey yapıyorum, susuyorum.

Asıl konu, az önce dediğim gibi, bir noktadan sonra septisizm tavan yapıyor ve zaman zaman sıkıntı yaratıyor. İlla ki emin olduğunu düşündüğün ya da 1000 defa sorsalar aynı tutarlılıkta cevap vereceğin sorular kalıyor bir kenarda ama vizyon genişledikçe etraf bir parça bulanıklaşıyor gibi. Aslında "her şeyden birazcık" diyerek yapılan seçim şuna geliyor bu noktada; Gerçeğin bir parçasını kabul edilebilir bir hata payıyla anlamaktansa, tüm gerçekliği flu bir şekilde görmeyi yeğliyorum.

Bir konu hakkında ne kadar çok ve farklı fikir dinlerseniz (gerçekten dinlemekten bahsesiyorum, doğru olabileceğini bir kenarda tutarak, merak ederek dinlemek) seçim şansınız o kadar artıyor, fakat bir noktada seçenekler o kadar artıyor ki "tüm" e olan uzaklıkları devasa boyutlara ulaşıyor ve bütün o fikirler ihmal edilebilir bir konuma geliyor. Şundan bahsediyorum:

Mesela bir pasta alın, ve 4'e bölün. 4 ayrı parça,%25. Son derece makul. Her hangi biri seçilebilir. Şimdi o pastayı "tüm" e toparlayın ve bu kez 100 e bölün. %1. (bu noktada mantıklı veya saçma her fikri aynı kefeye koyuyorum, zira misal konu din gibi muğlak bir yerlerde duruyorsa her ne kadar mantıklı gelmese de cennet'in Cleveland'da olduğuna inananmak ve agnostisizm aynı derecede gerçeğe yakın oluyor) 100 de 1. 101'i 100'e ya da 99'u 100'e tamlamak doğal görünüyor. %1 ihmal edilebilir çünkü, yapılacak bir şey yok.

Durum böyle olunca emin olunamıyor, hem mantıklı, hem objektif, hem gerçek, hem emin hiç olunamıyor. Tek bir cevap geride kalıyor ve bu cevabı da gurur duyarak söylemek istiyorum.

"BİLMİYORUM!"

Gün geçtikçe o pastayı daha küçük parçalara bölüyorum; ancak emin değilim günün birinde objektifliğimden vazgeçip tek bir yol'un darlığına tolerans göstermek zorunda kalabilirim. O güne kadar,

"The more I go, the less I know"

18 Temmuz 2010 Pazar

Dear Catastrophe Waitress; I cherish your smile

Bekleyebilenler, beklemeyi bilenler. Sizi kutsuyorum. Yalnızlığı sevenler, siz bambaşka bir yerde duruyorsunuz benim için, daha yüce bir yerde. Merak etmeyin sizi bulmaya çalışacak değilim.

27 Haziran 2010 Pazar

Herkes için Şiddet

Şiddete ihtiyacımız var. İhtiyaç değil belki ama yadsınamaz bir gerçeğimiz şiddet. Herkes için bu böyle. Ghandi için bile. Altruist göt... Neyse; yakından ya da uzaktan, etken ya da edilgen bir şekilde yaşadığımız, yarattığımız şiddet var. Lysis, doğal seleksiyon. Evreninin geri dönüşüm mekanizması. Savaşlar, kapitalizm, çoğulcu psikoloji... Hepsi yapılanı yıkmak içni var. Değişim için. Evolution/Revolution, Evrim/Devrim.

Freudçu bakmak zorunda değilsiniz. Daha da geriye gidilebilir. Tek hücreliler zamanı falan... "Canlılık" ya da karbon canlı formları hatta sülfür canlı formlarının bile gerisine, cansıza gidebilirsiniz. Yok hep var. Yokedilen de bir zamanlar vardı.

Sosyal toplum şiddetten arındırılmıştır. Heh heh. Sokaklarda ya da bizzat evlerin içinde en ilkel haliyle uygulanan şiddeti bir kenara bırakın, karşılaştırma, müsabaka, rekabet diye bir şey var. Spor diye bir şey var. Fanatik bir Galatasaraylıyım.

Fun fact:

Estetiğe ya da görselliğe dayanmayan bir spor dalında (bir çok spor dalında) yarışan kadınlar neden ilgi çekmiyor? Erkekler daha başarılı atletler olduğu için mi? Bence değil. Bu noktada Freudçu olacağım: Alışık değiliz. Yiyecek, barınak gibi ihtiyaçlar için cins gözetmeden şavaşılıyor evet, ama en büyük savaş hangisi? Bu savaşı kim veriyor? Kim rekabet içine giriyor? Kazanan ne kazanıyor?

Entellektüelliğin dibine vurmuş, ya da gece ayıcığına sarılarak uyuyan bir hatun bile olsanız, sizin için savaşan erkekleri görünce çirkin bir haz duymuyor musunuz siz oradaki kadınlar?

end of Fun fact.

Not so Fun fact:

Yıkmak, ölüm vs. buna afili bir ad buldum. Varoluşsal Eylemsizlik ya da Existential Inertia. Otobüs hızlanıyor, biz ayaktayız. Geriye doğru çekiliyoruz. Başa doğru. İlk hale doğru. Bu bağlamda yıkımın sonucu hiçlikse eğer, hiçten geldik. Değilse; yıkımın sonucu neyse ondan geldik; ve oraya dönmek için elimizden geleni yapıyoruz. En azından farkında olmadan. Belki. Bence. Evet. (Bu noktada "tanrıya ulaşmak için yıkım yaşamak ya da yıkmak gereklidir" gibi bir çıkarım da yapılabilir. Biraz korkutucu oluyor ama böyle. (Bir de Ordo ab Chao diye bir şey de varmış))

Organize edilmediği, amaçsızca kullanıldığı ve karşılıklı hazza dayalı olduğu sürece şiddetin bir sakıncasını görmüyorum. Fight Club nereden baksan bir iki noktada çok haklı. Geri kalanıysa sadece bildiğimiz muhteşem film o kadar.

Tyler Durden: Only after disaster can we be ressurected.

Yeni bir şey söylemiyorum ben...

26 Haziran 2010 Cumartesi

Gidemiyorum ben Datça'ya

Zannedersem 93 ten beri her sene gidiyoruz ailecek. Çeşitli şehirlerden ceddim toplaşıyor 15 günlüğüne her sene.

Bu sene de gidemiyorum. Yok bana tatil.

22 Haziran 2010 Salı

Geçen bir kaç gün hakkında fun-factler

- Quantum dan FF le çaktım.

-"The Hopeless" ın Sound Design ı bitti bitecek.

-"Can Aslı'ya yazdığı şarkı"yı produce ettim. (tam çevirince "ürettim" oluyor, olmuyor)

- Master için bol bol gagıllıyorum.

-"Şams Müziği" bitti, Paul Auster'ı bir daha sevdim.

- Koluma spot düştü.

- Ertuğ pasajı'nın yanındaki takım elbise falan satan yerde tercüman olarak kullanıldım. Sokaktan falan çevirdiler.

- Yaz okulunda fransızca almaya karar verdim.

Evet.. çok ilginç bir hayatım var diyemem.

20 Haziran 2010 Pazar

Ergenlikte Punk music dinlemenin mükemmellik algısına verdiği sevilesi zarar

The record player spinning the best times
I never had
So why do my old records make me sad?

Cause they're so bad
And no one seems to understand
The glory of guitar
When out of tune
The off timing
The singers who can't sing
The beauty of flaw

11 Haziran 2010 Cuma

Monochrome


Anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
i'm pilling up some unread books under my bed and i really think i'll never read again.
no concentration, just a white disorder everywhere around me, you know i'm so tired now.
but don't worry i often go to dinners and parties with some old friends who care for me, take me back home and stay.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.
sometimes i search an event or something to remember, but i've really got nothing in mind.
sometimes i open the windows and listen people walking in the down streets. there is a life out there.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now.
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, all of these things are gone and i'm tired now.
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved.
mochrome floors, monochrome walls, only abscence near me, nothing but silence around me.
monochrome flat, monochrome life, only abscence near me, nothing but silence around me.

Yann Tiersen

( Bu noktada Ceren'e teşekkür ediyorum.)

5 Haziran 2010 Cumartesi

Sad Voices

Çocuk üzgün, çocuk orada. Çocuk bir süre daha orada. Çocuğu almak için geldi. Adam üzgün. Adam çok uzun zamandır orada değil. Bir kemancı geçiyor sokaktan. Kemancı üzgün, kemancı pişman. Kemancı orada değildi, ama şimdi orada. Bir daha orada olmayacak ama Kemancı orada. Çok yazık. Orada çok yalnız oysa. Hayatında ilk defa beklemiş. Çocuk hala çocuk. "Elimi tut" dedi çocuk. "Acın dinecek" dedi Adam. Adam çok üzgün. Adam ağlıyor. Adam çok kararlı. Adam ağlıyor. Çocuk uçmak istiyor. Kemancı hala çalıyor. Çocuk süzülmek istiyor. Kemancı gidiyor. Kemancı üzgün. Kemancı gitmek istiyor, ama "Kalmalısın" diyor Çocuk. Kemancı çok üzgün. Çocuk hep uçabilmek istiyor. "Daha çok erken" diyor Çocuk. "Seni almalıyım" diyor Adam. Kemancı gidiyor. Adama gidiyor. Çocuk gidiyor. Herkes ihtiyacı olanı alıyor.

Bazı Kadınlar

Bazı kadınlar var, gördüğüm kadınlar, duyduğum kadınlar, etkilendiğim kadınlar bunlar. Zarifler, nefes kesen, yol unutturan bir zariflikten bahsediyorum. Etraflarındaki her şeyi kirli gösteriyor bu kadınlar. Bir ışık hüzmesinde duş alıyorlar. Işık su gibi bütün kıvrımlarından akıyor. Kadınlar duruyor, dünya dönüyor, kadınlar gidiyor.

Durup izlenilmesi, dokunmadan sevilmesi gereken kadınlardan bahsediyorum. Düş olamayacak kadar kusurlu kadınlardan, tüm gerçeklikleriyle orada öylece duran kadınlar. Milyonlarca geri zekalı spermin etrafında koşuşturduğu, durağan, sabit, biricik kadınlar. Dişi kadınlar bunlar.

Yaklaştıkça yabancılaşan, garipleşen, söz verip tutmayan, karar veremeyen, kendileriyle baş edemeyen kadınlar.

Güzel kadınlardan bahsediyorum. Güzel insanlar. Gerçek bir güzellik bu. Mükemmel bir sonenin tek yanlış notası kadar gerçek, bir o kadar da heyecan verici kadınlar.

Bağımsız kadınlar bunlar. Güçlü kadınlar. Çok güçlüler ama çok küçük bir alan kaplıyorlar zarifçe. Tüm o ağırlıklarıyla, tüm o incelikleriyle dünyayı deliyorlar. Bağırıyorlar, ağlıyorlar, gökleri yerlere çağırıyorlar.

İşte bu kadınlardan korkuyorum. Korkunca çok acayip oluyor.